Work Text:
“almanya? neden bana daha önce haber vermedin!?”
telefonun karşısından bağırırcasına seslendi jeno. jaemin burukça gülümseyerek başını eğdi. “üzgünüm… çok ani gelişti— yarın sabah uçağım var, ona hazırlanmaya çalışıyorum.”
“nerede kalacaksınız ki?”
“annemin kuzeninde— yangyang’la beraber aynı odayı paylaşacakmışım.” jarmin göz devirdi, jeno’nun göremeyeceğini bile bile.
“iyi de siz yangyang’la anlaşamıyorsunuz.”
“biliyorum,” jaemin sertçe nefes verdi. “ama kendi evimize geçene kadar dayanmam lazım.”
“woah…” jeno karşıdan mırıldandı, bir süre sessiz kaldı. “arkadaşım almanya’ya taşınıyor!”
jaemin kıkırdayarak telefonu diğer kulağına aldı.
“jaemin, telefonu almam lazım.” annesi kapıdan seslendi. jaemin mızmızlanarak biraz daha vakit istese de annesi alması gerektiğinde ısrarcıydı.
“gitmem gerekiyor, jeno, seni sonra ararım!”
iki arkadaş birbirlerine veda ettikten sonra jaemin telefonu annesine uzattı.
“vakit kaybetmeden hazırlan, tamam mı bebeğim? sabah erkenden evden çıkmamız lazım.” jaemin annesinin sözüne başını hızlıca yukarı aşağı salladı.
annesi odadan çıkarken bağdaş kurarak oturduğu yataktan kalktı. kitaplığındaki figürleri, en sevdiği okuma kitaplarını, masasındaki günlüğünü ve ona özel olarak aldığı uçlu kalemini— ve, jeno’nun bu seneki 12. yaş gününde hediye ettiği, yatağının ucunda duran cinnamonroll peluşunu yerdeki açık bavula yerleştirdi.
işi bittiğinde vakit kaybetmeden yatağının içine girdi. kolları boş hissediyordu, eli peluşunu ararken aklına bavula koyduğu geldi— kalkıp almak istese de o peluşu aldığından emin olmalıydı. sabah unutabilecek olmayı ihtimaller arasına bile almak istemiyordu.
—
“haftaya new york’a gidiyorsun.”
jaemin telefonu açar açmaz duyduğu ilk şey bu oldu. istemsizce kaşları çatıldığında sandalyesiyle beraber kendini döndürdü. “moda haftası için mi?”
“evet. güney kore’den bir model podyumda yürüyecek. ajans, senin de koreli olduğunu öğrendiğinde bizimle iletişime geçti.”
“oh—“ jaemin sandalyesini durdurdu ve duvarında asılı tabloya bakındı. gözlerini turuncu, sarı, pembe ve mavi tonları arasında gezdirirken mırıldandı. “um—“
“kabul ediyor musun etmiyor musun?”
jaemin, telefon karşısındaki menajerinin sabırsızlığına göz devirdi. “ediyorum, böyle bir fırsatı kaçırmak istemem.”
“ben de öyle düşünmüştüm. modelin bilgileriyle beraber bazı çekimlerini de email olarak atacağım.”
“bekliyorum.” telefonunu kapatıp klavyesinin yanına koydu. kollarını ileri doğru uzatarak gerindi ve sertçe nefes verdi. bilgisayarına döndüğünde photoshop uygulamasını alt sekmeye attı.
tarayıcı uygulamasını açarak email sitesine girdi— sayfayı yenilemeye devam ederken arkadan çalan sza’nin ‘snooze’ şarkısını mırıldanıyordu.
ve tam o sırada dank etti— kore’den, kendi doğup büyüdüğü ülkeden bir modele bir hafta boyunca fotoğrafçılık yapacaktı. içini heyecan kaplamıştı, 15 senedir hasret kaldığı ülkeye gidemese bile en azından bir şekilde eve daha yakın hissedebilecekti. belki de evi hakkında sohbet edebileceği bir ar—
lee jeno.
uluslararası X modellik ajansı’nın en çok rağbet gören modeli— valentino markasının temsilcisi ve bulgari markasının yüzü.
siktir.
jaemin bunların hepsini biliyordu— fotoğrafçılık kariyerinin en zirvesine geldiği dönemlerde jeno da modellik kariyerinin en zirvesine gelmişti. her yerde jeno’nun yüzü vardı— magazinler sabah akşam jeno’dan bahsediyordu, sosyal medya onunla kaynıyordu.
yıllardır onunla konuşmuyordu, çocuklukları birlikte geçmişti ama jaemin almanya’ya taşındığında iletişimleri zamanla kesilmişti. bunu düşünmemişti— bir hafta boyunca fotoğrafçılığını yapacağı modelin jeno olacağı aklına dahi gelmemişti.
tabii, bu jaemin’in kendisini aşağıda görmesinden kaynaklı sayılırdı— oysaki fotoğrafçılığı dünya üzerinde tanınan birisiydi: gerek modelleri fotoğraflamasıyla, gerek dergiler için yaptığı çekimlerle, gerek gökyüzü, deniz, doğa fotoğraflarıyla, kendi kişisel çekimleri ve daha niceleriyle jaemin, gözde bir fotoğrafçıydı.
berlin üniversitesi’nde fotoğrafçılık bölümünden mezun olmuş, ardından yüksek lisansını yapmıştı. güzel sanatlar fakültesinde notları en yüksek öğrenciydi— 4.0 gpa ile bölümünden birincilikle mezun olmuştu, aynı şekilde yüksek lisansını da birincilikle bitirmişti.
tüm bunların yanında sosyal medyada paylaşımlar yaparak kendi promosyonunu yapıyordu. üniversitesinin ikinci senesinde açtığı instagram sayfası, sene sonuna kadar 5 milyon takipçiye ulaşmıştı— mesaj kutusu ve posta kutusu sponsorların ve fotoğrafçılık ajanslarının teklifleriyle dolmuştu.
alanında ünlü bir ajansa,üst bir pozisyonla girmişti. bir zamandan sonra ajans ona yönetim teklif etse de, jaemin fotoğrafçılıktan vazgeçmek istemiyordu.
çok da saçma sayılmazdı, modellik ajansının jaemin’e ulaşması. jeno’nun modelliği ve jaemin’in fotoğrafçılığı yıllarca kimsenin dilinden düşmeyecek eserler çıkarırdı.
jaemin vücudundaki her bir zerrenin gerildiğini hissetmişti. bir sorun olmamalıydı, değil mi? nasıl olsa jaemin, çocukluğunun her bir gününü jeno ile geçirmişti. bu çok güzel bir fırsattı, öyle olmalıydı.
ama değildi.
üniversiteye başlamadan önceki yaz tatilinde, jeno ve jaemin eskisi gibi konuşuyorlardı— tatil olduğundan dolayı ikisi de bomboştu ve sabah akşam demeden birlikte yazışarak, telefonlaşarak konuşuyorlardı.
tek sorun— jaemin, en yakın arkadaşının ne zamandan beridir inanılmaz derecede cezbedici olduğunu bilmemesiydi.
zamanla anlamıştı. jaemin, jeno’dan hoşlanıyordu. tabii, kabul etmesi biraz sürmüştü. sürekli hayaller kuruyordu. gittiği her yerde yanında jeno’nun olmasının hayallerini kuruyordu. onunla yemek, içmek, gezmek, yüzmek, sarılmak, uyumak, öpüşmek, sevişmek—
jaemin en yakın arkadaşına açılsaydı dört şey olabilirdi:
bir, jeno kabul ederdi. bunun olabileceğini ve arkadaşlıklarının değişmeyeceğini söylerdi.
iki, jeno kabul ederdi. kendisinin de jaemin’e karşı boş olmadığını ve onunla olmak istediğini söylerdi.
üç, jeno kabul etmezdi. bundan kurtulması gerektiğini ama yine de arkadaşlıklarının değişmeyeceğini söylerdi.
ya da dört, jeno kabul etmezdi. jaemin ile tüm iletişimini keser ve bir daha asla görüşmek istemediğini söylerdi.
jaemin ikinci ihtimal umuduyla hareket edebilirdi, değil mi? sonuçta birisini seviyorsanız, pozitif enerjiyle dolarsınız ve her zaman pozitif şeylerin olacağını düşünürsünüz.
bu jaemin için geçerli değildi.
jaemin için dört ihtimal de en yakın arkadaşını kaybedeceği anlamına geliyordu. jeno’ya karşı duyduğu duygular yoğundu ve bu duyguları bir çırpıda atabilmesi imkansızdı. birinci ve üçüncü ihtimal bu yüzden onu korkutuyordu.
dördüncü ihtimal zaten barizdi— en yakın arkadaşını sonsuza dek kaybedeceği anlamına geliyordu.
ve ikinci ihtimal. jaemin neden bundan korkuyordu, bilmiyordu. belki de uzak ilişkinin zor olduğunu bildiğindendi (anne ve babası bu yüzden boşanmıştı— jaemin ve annesi almanya’ya taşındıklarında ebeveynleri ilişkiyi sürdürmekte zorlanmış ve zamanla aşktan düşmüşlerdi) veya oldu ki ayrılırlarsa jeno’yla bir daha yakın olamayacağı ihtimalindendi.
bu yüzden jaemin, kafa dağıtmak adına ilgisini çeken herkesle konuşuyordu.
jaemin flörtleştiği kişilerden bahsederdi, jeno başlarda destekçi olsa da zamanla konu değiştirmeye başlamış ve flörtleri hakkında bir şey duymak istemediğini sık sık dile getirmişti.
aynı şekilde, farklı ülkelerde bulunduklarından olsa gerek, iletişimi devam ettirmekte zorlanıyorlardı. aralarındaki saat farkı fazlaydı— jaemin dersteyken jeno boş oluyordu veya jeno dersteyken jaemin boş oluyordu; ya da biri uyurken diğeri uyanık oluyordu.
jaemin üniversitenin ikinci senesindeyken iletişimleri tamamen kesilmişti— aralarında bir sorun yoktu, en azından görünürde.
yaklaşık sekiz yıldır hiçbir şekilde iletişim kurmamışlardı. ne jaemin şimdiki jeno’yu tanıyordu, ne de jeno şimdiki jaemin’i tanıyordu.
“selam.” yangyang, masaya doğru adımlarken gülümseyerek seslendi. jaemin’in dikkati hala ekran üzerindeydi, emaille gönderilen dosyayı bir yukarı bir aşağı kaydırarak inceliyordu. yangyang kaşlarını çatarak jaemin’in yanına geçti, elini sandalye başlığına koyarken ekrana baktı. “hasiktir.”
jaemin istemsizce güldü. “new york moda haftası boyunca fotoğrafçılığını yapacağım.”
“dostum, ne?” yangyang kısık ve tiz bir sesle tepki verdi. “bu— bu çok iyi.”
gözleri ekrana kitlenmiş beden, başını iki tarafa doğru ağır ağır salladı. “bilmiyorum, yang.”
“ne demek bilmiyorum?”
“yıllar geçti, artık— ben— ne yapacağımı bilmiyorum.” jaemin dosyayı alt sekmeye indirdi ve göz ucuyla yangyang’a baktı.
yangyang tek kaşını kaldırarak jaemin’in gergin yüz ifadesini inceledi. “new york’a gideceksin, bir hafta jeno ile takılıp arayı olabildiğince kapatacaksın—“
“ya benimle konuşmak istemezse?”
“o zaman konuşmazsınız, jaem, ikiniz de işinizi yapar bitirirsiniz.”
“ugh…” jaemin başını sandalyeye yasladı. gözlerini kapatarak iç çekti. “onu on beş yıl sonra ilk defa göreceğim. gerilmemek elde değil.”
“doğru.” yangyang omuz silkerek mırıldandı. “ama iyi yanından bak, fotoğrafçılığın gerçekten de değer görüyor.”
jaemin gözlerini açarak ona sırıtarak bakan yangyang’la bakıştı, yüzünde hafif bir gülümseme oluşurken göz devirdi ve doğruldu.
“hadi, sana öğle yemeği ısmarlamaya geldim.”
—
menajeri otel lobisinde girişlerini yaparken jaemin, etrafa bakmaktan kendisini alamıyordu. geçen hafta perşembeden beridir içini kavuran gerginlik ve korku vardı— bu duygular neden vücudunu bu denli ele geçirmişti, emin değildi.
kendisine uzatılan oda kartı görüş açısına girdiğinde transtan çıktı, giselle’in tuttuğu kartı teşekkür ederek aldı ve asansöre ilerlerken önünden yürüyen bedeni takip etti.
“saat,” giselle kolundaki saate baktı. “dokuz olmak üzere. saat ona kadar hazır olmamız gerekiyor, jaem, on çeyrekte restoranda hazır bulunmalıyız. jeno ve menajeriyle görüşeceğiz.”
“geri dönemez miyiz?” jaemin şakayla karışık mızmızlandı. giselle asansör tuşuna bastıktan sonra göz ucuyla jaemin’e bakarak güldü. “olanaksız. üstelik, korkunu yenmen gerekiyor. er ya da geç zaten jeno ile karşılaşacaktın, bundan kaçamazsın.”
“yine de…” asansör kapısı açıldığında ikili kabine girdi. “bu kadar erken olacağını düşünmemiştim.”
giselle kahkahasını tutmaya çalıştı, “erken mi? jaemin, on beş yıldır onu görmediğini söylüyorsun.”
“yani?” jaemin alayla tek kaşını kaldırdı. “on beş yıl gayet erken bir vakit.”
sessiz geçen kısa asansör seferinden sonra odalarının bulunduğu sekizinci katta indiler. iki kapı sonrasında giselle duraksadı. “sol taraf senin, sağ taraf benim.”
“karşılıklı olmak zorunda mıyız?”
“evet?” giselle alayla jaemin’i süzdü. “merak etme, hayatım, beni yüksek sesle inletecek bir kadın daha karşıma çıkmadı.”
giselle göz kırparak odasının kapısını açtı, jaemin göz devirip yüzünü buruşturdu.
—
jaemin, klasik kombinini giydikten ve her zamanki saç modelini yaptıktan sonra boy aynasının karşısında geçti. son bir kez görüntüsünü kontrol etti— beyaz düz tişörtü üzerine siyah hırkası, altına siyah eşofmanı ve beyaz spor ayakkabısı; koyu kahverengi saçları her zamanki gibi yandan ayrılmış ve dağınıktı.
evet, jaemin hazır görünüyordu.
ama gerçekten de hazır olduğunu hiç sanmıyordu.
ellerini eşofmanının ceplerine koyup başını öne eğdi, yerdeki ahşap parkenin desenlerini inceledi. iç çekerek tek kaşını kaldırdı, dudak büzüp aklından geçen binbir düşünceyi dinledi.
jeno onu nasıl karşılayacaktı? hakkında ne düşünecekti? yıllar sonra nasıl bir samimiyet içerisinde olacaklardı? konuşacaklar mıydı? yoksa sessizce oturup menajerlerinin zoruyla bir iki laf mı edeceklerdi? iş mi konuşacaklardı yoksa eski günlerden mi bahsedeceklerdi? jeno onu eskisi gibi görüyor muydu? ya da daha fazlası, azı mıydı? jeno’nun hayatında biri var mıydı—
hey, bunu neden düşünmüştü ki?
düşünceleri kapının tıklatılmasıyla sustu. giselle kapının arkasından seslendi, “inmemiz gerek, jaem! on çeyreğe beş var!”
“geliyorum!”
“acele et!”
jaemin göz devirerek kapıyı açtı.
“oda kartını aldın mı?”
jaemin eşofmanının cebindeki kart cüzdanını çıkartıp gösterdi. “buna koydum, kaybetmemek adına.”
giselle başını salladı ve ilerlemeye başladı. jaemin ceplerini son kez kontrol ettikten sonra odasından çıkıp kapıyı kapattı.
sonsuz gibi hissettiren (yaklaşık 20 saniye— ama jaemin sanki ezelden beridir bu kabindeymiş gibi hissetmişti) asansör seferinden sonra zemin katta durdular. asansör kapısı yavaşça açılırken jaemin yutkundu. giselle hafifçe gülümseyerek elini jaemin’in omzuna attı, yanında olduğunu belirtircesine elini sıktı.
hızlı adımlarla otelin restoran kısmına ulaştılar— kapı önünde onları karşılayan garson rezervasyonları olup olmadığını sorduğunda giselle, on çeyrek rezervasyonunu söyledi.
garson önlerinden ilerleyerek onları masalarına yönlendirdi. biraz sonra duraksadı ve eliyle cam kenarındaki masayı gösterdi. ikili garsona teşekkür etti ve gösterilen masaya doğru ilerledi.
işte oradaydı— lee jeno, tüm varlığıyla koridor tarafındaki sandalyede oturuyordu. yanında da jaemin’in, onun menajeri olduğunu düşündüğü kişi vardı.
jaemin yutkundu. gerginlik, korku, stres ve daha bir sürü negatif duygular kendisi fark etmeden tekrar tüm vücudunu ele geçirmişti bile. derince bir nefes aldı, kafasını iki tarafa sallayıp kendisine gelmeye çalıştı.
yapabilirdi, yapamaması için hiçbir sebep yoktu. sadece iş için buradalardı, değil mi? altı üstü bir hafta boyunca jeno’yu fotoğraflayacaktı— ajansın yönlendirdiği tüm şekillerde. sadece iş içindi.
sadece iş. sadece iş, jaemin, sadece iş. kendini bu kadar kasma—
“jaemin?”
jaemin ne zaman eğdiğini bilmediği başını kaldırdı ve sesin geldiği tarafa baktı.
lee jeno.
“dur— ne!?” jeno’nun şaşkınlığı sesinin her bir dalgasından hissediliyor ve yüzünün her bir noktasından gözüküyordu. jeno sandalyesini geriye ittirdi ve ayağa kalktı.
jaemin derince bir nefes aldı, gözlerini jeno’dan kaçırdı. “merhaba, jeno.”
“gerçekten sen olamazsın.”
“bu da ne demek?” jaemin anlamsızca güldü, kaşlarını çattı. hala jeno’ya bakacak cesarette değildi.
giselle, jeno’nun menajeriyle selamlaştıktan sonra ikiliye döndü. hafifçe boğazını temizledikten sonra söylendi, “oturalım mı?“
jaemin’in cam kenarına geçmeyi düşünmesine kalmadan giselle yerleşmişti. sertçe nefes vererek boşta kalan tek sandalyeye yerleşti— jeno’nun tam karşısına.
“na jaemin, sizinle tanışmak büyük bir onur.” jeno’nun menajeri jaemin’e elini uzatırken söylendi. jaemin uzatılan elle tokalaşmak için sağ elini uzattı, “lütfen, abartılacak bir şey yok—…” jaemin, adama hafifçe gülümserken tek kaşını kaldırdı.
“ah— renjun, huang renjun.” menajer hızlıca söylendiğinde jaemin başını salladı ve memnun olduğunu dile getirdi.
“gerçekten de sensin.” jeno, kendi kendine konuşurcasına mırıldandı.
bir saniye bile gözlerini jaemin’den ayırmamıştı— gözleri karşısındaki bedenin görünen her bir noktasını inceliyordu ve jaemin, onun bakışları altında iyice gerildiğini hissediyordu.
“siz…” renjun elini çekerken ikiliye bakarak mırıldandı.
“birlikte büyüdük.” jeno hızlıca söylendi, gözleri hala üzerindeyken. “12 yaşımıza dek yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmedi.”
“oh…”
“sonra ben almanya’ya taşındım,” jaemin devam etti. “ondan sonra da—“
“bir daha hiç görüşmedik.” jeno sözünü böldü— hayır, tamamladı demek daha doğru olur.
jaemin yutkunarak gözlerini üzerinden çekmemekte ısrarcı bedene baktı.
“oh— şu bahsettiğin kişi jaemin’di o zaman, değil mi?” renjun heyecanla jeno’ya sordu.
jeno yüzüne buruk bir gülümseme yayılırken kafasını hafifçe salladı. “evet.”
jaemin gözlerini çekmek istemiyordu— bir anda bu cesaret nerden gelmişti, bilmiyordu. içini çok büyük bir hasret, özlem, üzüntü kaplamıştı.
jeno’yu çok özlemişti— kendi tahmininden de milyarlarca kat daha fazla.
ani duygu değişimleri başını ağrıtmaya ve vücudunu yormaya başlamıştı, iç çekerek gözlerini zorla kaçırdı ve giselle’e baktı. giselle anında mesajı aldı.
“ahem— ajansların gönderdiği programlara göre bugün öğleden sonra üç gibi çekimimiz olacak.” tabletinden program dosyasını açarak herkesin görebileceği şekilde tableti tuttu. “yarın başlayacak olan moda haftasının promosyonu niteliğinde birkaç çekim yapmalıyız. jeno’ya valentino’nun yanında başka markalardan da takımlar gelmiş olması lazım.”
“evet, odasında hazır duruyor.”
“süper.” giselle neşeyle söylendi. “ajansımız çekim için bir stüdyo kiraladı— takımları oraya göndereceğiz, ayrıca diğer hazırlıklar da orada yapılacak. üç civarında stüdyoda olmalıyız, saat dokuza kadar işimiz bitmeli.”
iki menajer programlar hakkında biraz daha tartıştıktan sonra masayı sessizlik ele geçirdi. giselle ve renjun ikiliye baktılar— bakışmak dışında hiçbir şey yapmıyorlardı ve, garip bir şekilde, ikisi de diğerinin kendisine baktığının farkıda değiller gibiydi.
giselle göz devirerek kolunu jaemin’in omzuna attı (jaemin bu ani etkileşimle olduğu yerde irkildi). “ee, jaemin— yıllardır görüşmediğin arkadaşına hal hatır sormak ister miydin? mesela görüşmeyeli neler yapmış, nasıl hissediyor, halinden memnun mu—”
“ben çocuk değilim.” jaemin, giselle’e bakarak göz devirdi.
“biliyorum,” giselle, alaycı bir anne edasıyla jaemin’in başını okşadı. “ama öyleymişsin gibi davranıyorsun.”
“bence jeno’nun soracak daha çok şeyi var.” diyerek renjun lafa atıldı. sesinde, jeno’yu tetiklemeye çalışırmışcasına bir eda vardı. “değil mi, jeno?”
“hm?” jeno sonunda gözlerini jaemin’den ayırabildiğinde menajerine baktı. renjun göz devirerek iç çekti, “yolda gelirken sormaktan kafamı siktiğin soruları jaemin’e de iletmek ister misin diyorum.”
“ne? şey— um—“
“27 yaşında yetişkin heriflersiniz— şu halinize bakın.” giselle söylenerek arkasına yaslandı. renjun, giselle’i işaret ederek haklı olduğunu söyledi.
“öyle değil, sadece—“ jeno mırıldanarak iki menajere baktı, ardından gözlerini jaemin’e çevirdi. “onunla burada karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim.”
“eh, sen modelsin ve jaemin de fotoğrafçı— karşılaşmış olmanız bu kadar şaşırtıcı olmamalıydı.” giselle dramatik bir ses tonunda söylendiğinde renjun kıkırdadı. “doğru. üstelik, bahsettiğin kişinin jaemin olduğunu bilseydim çok daha önceden iletişime geçerdim.”
“gerçi, jaemin,” renjun mırıldanarak ona baktı. “sen iletişime geçebilirdin, değil mi?”
jaemin iç çekerek oturduğu sandalyede hafifçe aşağı doğru kaydı. “evet, ama—“ sertçe nefes vererek gözlerini jeno’dan kaçırdı. “çekincelerim vardı diyebiliriz.”
“aynı şekilde, jeno, sen de iletişime geçebilirdin.” jaemin, kısık sesle mırıldanarak çıkıştı.
jeno hafifçe başını öne eğdi, yüzüne tekrardan buruk bir gülümseme yerleşirken hafifçe başını salladı. “çekincelerim vardı diyebiliriz.”
jaemin tek kaşını kaldırarak ona baktı.
bu sefer göz göze gelmeye cesaret edemeyen taraf jeno’ydu.
“pekala!” giselle neşeyle söylendi. “madem iki çocuğumuz da birbirini tanıyor,” renjun bu tasvire güldü. “çok vakit kaybetmeden hazırlanmaya başlasak iyi olur diye düşünüyorum.”
“bence de— tabii, jeno ve jaemin daha konuşmak isterlerse sıkıntı yok.” renjun sırıtarak jeno’ya baktı.
“evet, katılıyorum,” giselle de sırıtarak jaemin’e baktı. sandalyesini geri ittirerek ayağa kalktı ve sandalyeye asılı çantasını omzuna taktı. “o zaman gidelim mi, renjun bey?”
renjun hiç vakit kaybetmeden sandalyesinden kalktı ve giselle beraber masadan uzaklaştılar.
jeno ve jaemin ise olanları idrak edene dek ikilinin restorandan çıkışını izlediler— baş başa kaldıklarını anlayana dek. (tabii, bu ikilinin bilinçaltlarında birbiriyle yalnız kalmak istediklerini söylemenin bir diğer yoluydu.)
“jaemin.”
adın sahibi başını sesten tarafa çevirdi.
“seni özledim.” jeno fısıldarcasına mırıldandı.
jaemin içindeki burukluğu tüm vücudunda hissetti— demek istediği çok şey vardı ama her biri boğazına takılmış gibiydi.
“özür dilerim, daha önceden sana ulaşmadığım için.”
jaemin başını iki tarafa salladı, iç çekti. “ben de özür dilerim, uzun süredir kendimi işe kaptırmış durumdayım.”
“ben de.” jeno hafifçe gülümsedi. “sadece… son mesajlaşmamızdan sonra sana nasıl yazacağımı bilemedim— çok üstüne gelmiştim ve…”
doğru ya— konuşmayı kesmelerinin sebebi jeno’nun patlamasıydı. jaemin şimdi daha net hatırlıyordu— jeno artık konuşmak istemediğini söylemişti, biraz da çıkışmış ve jaemin’i gerçekten de kırmıştı.
“…ondan sonra sana nasıl yazacağımı bilemedim.”
“oh— ben bunu unutmuşum.” jaemin kaşlarını hafifçe çattı. son konuştukları zamana döndü istemsizce, kalbinin iki avuç içerisinde parçalandığını hissetmişti. tabii, şu an o kadar şiddetli bir duygu-durum içerisinde değildi ve bundan memnundu.
“o zamanlar bazı şeyleri kaldıramamıştım— bambaşka ülkelerde yaşıyorduk ve yanımda olamamanı kaldıramamıştım.”
“yedi yıl, jeno,” jaemin bilinçsizce mırıldandı. “yedi yıl boyunca sürekli konuştuk ve sen ortada bir sebep yokken artık konuşmak istemediğini söylemiştin.”
“sebebi vardı.” jeno sertçe nefes verdi ve yüzündeki hafif gülümseme, utangaç bir gülümsemeye çevrilmişti.
“duymayı çok isterim.” jaemin tek kaşını kaldırdı.
jeno kısa bir süreliğine duraksayıp yutkundu.
“*senden delicesine hoşlanıyordum, jaemin.*”
“ve bunun yanlış olduğunu biliyordum ama—“
“ne!?” jaemin sonradan idrak ettiği söze karşı istemsizce tepki verdi.
lee jeno, yaşının yarısından fazlasını birlikte geçirdiği kişi, ondan hoşlanmıştı. hem de delicesine. ve jaemin bunu sekiz yıl sonra öğreniyordu.
“bak—“
“benden delicesine hoşlanıyordun ve bir kere bile söylemedin— söylemeyi geç, belli bile etmedin.” jaemin’in sesi biraz yüksek çıkmış olmalıydı, çapraz masadaki bir çift onlara yan gözle baktığında boğazını temizleyerek postürünü düzeltti.
“özür dilerim— sen flörtlerinden bahsederken oturup dinlemek… yanlış olduğunu biliyorum ama— kafayı yiyecek duruma geliyordum.” jeno sertçe nefes vererek gözlerini jaemin’e çevirdi.
“siktir—” jaemin kısa duraksamasının ardından söylendi, sinirle karışık güldü. “ben bir salağım.”
“hayır, öyle—“
“tüm o flörtler seni unutmak içindi.” jaemin hafifçe başını öne eğdi ve sinirden gülmeye devam etti. başını hafifçe iki tarafa salladı.
“bu da ne demek?” jeno’nun anlamazlıktan geldiği barizdi— net bir cevap istiyordu ve, elbette, jaemin ona istediği cevabı verecekti.
“senden hoşlanıyordum— hatta, hoşlantı demek hafif kalır.” jaemin başını kaldırarak kendisine şaşkınlık içerisinde bakan gözlerle buluştu.
“ciddi olamazsın.” jeno istemsizce güldü.
“hayır— ve ben bu konuda barizdim, jeno,” jaemin tek kaşını kaldırarak alayla çıkıştı. “her fırsatta seni yanımda istediğimi söylemekten asla çekinmiyordum.”
jeno duraksadı. “evet ama— ben bunu hiç böyle düşünmemiştim.”
“tabii,” jaemin göz devirdi. “sana elio ve oliver’ın öpüştüğü sahneleri gönderip ‘bu biz olabilirdik’ yazıyordum ve sen hiç böyle düşünmedin.”
sinirle karışık gülme sırası jeno’daydı, bir süre duraksadı— bazı şeyleri hatırlayıp anlamaya başladığı barizdi. “ben bir aptalım.”
jaemin kıkırdayarak alayla mırıldandı, “evet, sanki biraz.”
—
“hasiktir!—“
jaemin telefonu kulağından uzaklaştırdı— yangyang öyle bir bağırmıştı ki jaemin kulağının çınladığına yemin edebilirdi.
“jaemin, gördüğüm en büyük salaksın!”
“kapa çeneni.” jaemin göz devirerek gülümsedi. bir yandan da çantasını çekim için yavaş yavaş hazırlıyordu.
“ben sana demiştim— sana flörtlerinden bahsetmeni istemediğini söylediğinde, senden hoşlandığını söylemiştim— dur! bunun için iddiaya girmiştik! bekle, mesajlara bakacağım!”
“hayır!? girmedik!” jaemin kaşlarını çatarak çıkıştı. telefonu hoparlöre aldı ve yatağın üzerine koydu. yangyang öbür taraftan kendi kendine bir şeyler mırıldanırken jaemin ise kamera bataryalarını arıyordu.
“buldum!” yangyang büyük bir kahkaha attı.
“siktir ya.”
“eğer jeno senden hoşlanmıyorsa, sana birini bulacağımı ve eğer hoşlanıyorsa, bana birini bulacağını yazmışım.”
telefonuna bildirim gelince jaemin kilidi açtı, uygulamaya girdiğinde yangyang’ın iddiayı konuştukları sohbetin ekran görüntüsünü attığını görerek mızmızlandı.
“şerefsizin tekisin, yang.”
“evet, evet, tabii— her neyse, kapatmam lazım. akşam çocuklarla çıkacağıma söz vermiştim.”
yangyang iddiayı bir kez daha hatırlattıktan sonra konuşmayı kapattılar.
“jaemin?”
kapısının tıklatıldığını duyduğunda jaemin, adımlarını kapıya yönlendirdi. yavaşça açarak gelen kişiye baktı.
“ne var?”
“stüdyo erken boşalmış, ajans hemen gitmemizi be değerlendirmemizi istyor,” giselle göz devirdi ve kollarını göğsünün altında birleştirdi. “birazdan çıkmamız lazım, saati erkene aldılar.”
jaemin geri odasına döndüğünde iç çekerek hazırlığını hızlandırdı. bavulunu alt üst ederek bulduğu bataryaları çantasının ön kısmına koydu. son kontrolleri de yaptıktan sonra çantasının bir kolunu omzuna taktı ve çıkmak için kapıya doğru yöneldi.
—
“çok iyisin, jeno.”
jaemin art arda fotoğraflar çekerken mırıldandı.
jeno, jaemin’in düşündüğünden çok daha fazla profesyoneldi— kamera karşısında bambaşka bir kişiliğe ve auraya bürünüyordu ve, tanrım, jaemin etkilenmeden edememişti.
jeno’nun ıslak görünümlü saçları gözlerine düşüyordu, üzerinde sadece uzun bir kumaş ceket vardı ve takmın diğer parçası olan siyah bol kumaş pantolon belini çok güzel sarıyordu. siyah, parlak deri oxford ayakkabılarının kalın tabanları zaten uzun olan boyunu biraz daha yükseltmişti.
jaemin büyülenmiş gibiydi— hayır, gerçekten de büyülenmişti. evet, yıllardır jeno’nun fotoğraflarını her yerde görüyordu. bulgari’nin takı reklamlarından calvin klein’in çamaşır reklamlarına kadar— jaemin, jeno’yu her türlü gördüğünü sansa da bu jeno’ya şahit olmak çok farklıydı.
insanların neden lee jeno için öldüğünü şimdi anlayabiliyordu.
kamerayı yüzünden uzaklaştırdıktan sonra galeri kısmına girerek çektiği fotoğraflara göz attı. başını hafifçe yukarı aşağı sallarken dudaklarını büzdü. “mükemmel.”
“teşekkürler.” jeno kıkırdayarak cevapladı. jaemin gülümseyerek karşısındaki yunan tanrısı görünümlü bedene baktı.
“iki farklı açı daha deneyelim, ardından bitirebiliriz.” jaemin, model ve diğer çalışanlara seslendi.
herkes jaemin’in sözüne göre çalışıyordu— jaemin’in istediği dekorlar, açılar, ışıklandırmalar, pozlar, ifadeler ve dahası fotoğrafçının isteğine göre oluyordu. ve, elbette, jaemin buna bayılıyordu. işini hakkını vererek yapıyordu— özellikle de modeli jeno olduğu için daha da özen gösteriyordu.
“son yarım saat, jaemin!” giselle, stüdyonun arkasından seslendi.
jaemin birkaç kare daha aldıktan sonra kamerasını indirdi ve çalışan herkese teşekkür ederek işlerinin bittiğini bildirdi.
çalışanlar modelin üzerini değişmesi için arka odaya yönlendirirken fotoğrafçı, menajerlerin yanına doğru ilerledi. elinde tuttuğu, ağırlığına artık alıştığı kamerasını kapattıktan sonra kılıfına yerleştirdi.
“işinde bu denli iyi olduğunu bilmiyordum, jaemin.” renjun şaşkınlığını gizlemeden söylendi. “gerçekten de abarttıkları kadar iyisin.”
jaemin utanarak başını eğdi, yüzüne yayılan büyük gülümsemeyi saklamaya çalışıyordu. “sadece işimi severek yapıyorum.” kısık sesle mırıldandı.
masanın üzerindeki laptopunu kapatmadan önce çektiği fotoğrafların kaydedildiğinden emin oldu. ardından laptopun ekranını indirerek kapattı ve çantasına sıkıştırdı.
“hey.”
jaemin başını kaldırarak yanında duran modele baktı. “hey.”
“döndüğümüzde fotoğraflara ben de bakabilir miyim?”
“elbette.” jaemin çantasını sırtına takarken mırıldandı.
“bugünlük program bitti gözüküyor.” renjun elindeki tablete bakarak söylendi. kalemle ekrana bir şeyler karaladıktan sonra tekrar mırıldandı, “yarın sabah on bire kadar vaktiniz var.”
“o zamana kadar özgürsünüz— biz de özgürüz anlamına geliyor.” söylendikten sonra giselle, alayla ellerini birleştirerek tanrı’ya şükranlarını sunarcasına kendi kendine mırıldandı. jaemin gülerek gözlerini devirdi, “lütfen beni bu kadar sevme, giselle, karşılığını nasıl vereceğimi bilmiyorum.”
“bayan roswell’e beni övmekle başlayabilirsin?”
“rüyanda.”
menajerler stüdyonun çıkış kapısında ikiliden ayrılarak farklı yollarda ilerlediler. jeno ve jaemin ise, otel çok da uzakta olmadığından, yürüme kararı aldılar.
“manhattan gibi bir yerde tek başlarına ne yapacak olabilirler ki?” jaemin kendi kendine mırıldandı.
jeno kıkırdadı. “giselle’i bilmem, ama renjun buralara çok da yabancı sayılmaz.”
“eh, kesin giselle de buluşacak birisini buldu— yanımızdan ayrılırken gözleri telefonuna kitliydi.” jaemin birkaç dakika önceki görüntüyü hatırlayınca gözlerini devirdi. kendi kendine konuşurcasına mırıldandı, “kıza şimdiden acımaya başladım.”
jeno bir anda gülmeye başlayınca jaemin tek kaşını kaldırarak yanındaki bedene baktı. “ne var?”
“hiç.” jeno omuz silkti, yere bakan gözlerini jaemin’e çevirdi. “renjun’dan, giselle’in buluşacağı kız hakkında bir duyum almış olabilirim.”
“ne? ne zaman? nasıl?—” jaemin heyecanla sordu.
“stüdyoda çekimler için hazırlanırken bahsetti— giselle, renjun’un buradaki yakın arkadaşlarından birisiyle buluşacakmış.”
jaemin sesli bir kahkaha patlattığında bilinçsizce jeno’ya doğru yaslandı— jeno da onunla gülüyordu, kendisine yaslanan bedeni pür dikkat izliyordu.
“bu— bu inanılmaz absürt!” jaemin kahkahaları arasında söylendi.
“öyle— dünya çok küçük, değil mi?” jeno alayla kaşlarını çatarak jaemin’in gözlerine baktı.
jaemin de aynı şekilde alayla tek kaşını kaldırarak ona baktı, kafasını yavaşça yukarı aşağı salladı. “evet, gerçekten de öyle.”
kısa süren sessizliği jeno bozdu, “um— bu gece için bir şey planladın mı?”
jaemin kolundaki çantasını düzeltirken başını iki tarafa salladı, iç çekti. “muhtemelen çekimleri düzenleyeceğim, bir de ajansın yapılacaklar listesi güncellendiyse onlara bakacağım.”
“bana katılmak ister misin?” jaemin aniden sorduğunda jeno nefesini tuttu. sessiz kaldığını gören jaemin devam etti, “yani— yanımda olmak istersen, eskisi gibi.”
jeno gülümseyerek jaemin’e baktı. “çok isterim.”
—
jaemin odasının kapısını kartıyla açtıktan sonra içeri girip kapıyı geri kapattı. ayakkabılarını çıkarıp kenara koydu ve giriş koridorundan geçtikten sonra sağ köşedeki iki kişilik koltuğa çantasını bıraktı. duvarın diğer ucundaki girişten kıyafetlerinin bulunduğu odaya girerek üzerini değiştirdi— evet, üzerinde eşofman vardı ama o eşofman onun iş giysisiydi, o yüzden değiştirmeliydi.
üzerine rahat ve bol bir tişört geçirdikten sonra gri eşofmanını giydi (evet, giydiği gri eşofmanını pijama olarak kullanıyordu).
saçlarını karıştırarak odadan çıktı— koltuğun üzerine bıraktığı telefonundan saate ve bildirimlere bakarken kapının tıklatılmasıyla telefonunu kapatıp cebine koydu.
“hey.” kapıyı açtığında gördüğü modelle yüzüne büyük bir gülümseme yerleşti.
jeno’nun üzerinde bol, beyaz bir tişört ve altında yine bol, siyah bir eşofman vardı— tişörtünün bolluğundan dolayı yakası belirgin köprücük kemiklerini ortaya çıkarmıştı, kaslı (önemli bir detaydı) kollarının belirgin damarları jaemin’in kesik bir nefes almasına sebep olmuştu.
“hey— gelsene.” jaemin kapının arkasına geçerek jeno’ya girmesi için yol verdi.
jeno odayı inceleyerek yavaşça ilerledi— jaemin kaşlarını çatarak hafifçe güldü. “neden odayı inceliyorsun?”
jeno gülercesine sertçe bir nefes verdi. “benim kaldığım odadan daha farklı.”
“oh.” jaemin çantasından bilgisayarını çıkarırken mırıldandı. elindeki bilgisayarla odanın solunda kalan yatağa doğru ilerledi ve ortasına oturduğunda bilgisayarı önüne koyarak mırıldandı. “yanıma gel, fotoğraflara bakalım.”
jeno yavaş adımlarla jaemin’in yanına doğru ilerledi— jaemin hafifçe yana kayarak jeno için yer açtı ve eliyle boş yere hafifçe vurarak oturmasını işaret etti. jeno kıkırdadığında jaemin gülümsedi, alayla sordu, “ne var?”
“bilmiyorum— çok tatlı gözüküyordun.” jaemin göz devirerek alt dudağını içten ısırdı. bilgisayarını açtı ve şifresini girdikten sonra alt sekmedeki galeriyi açtı.
çektiği fotoğrafları dikkatle inceliyordu— bir profesyonel gibi teker teker detaylarına bakıyor ve fotoğraflar arasından seçim yapıyor sanabilirdiniz. ancak yanılırdınız çünkü jaemin dikkatlice jeno’yu inceliyordu— yoğun bakışlarını, gözünün altındaki beni, uzun burnunu, aralık dudaklarını, keskin çene hattını, geniş omuzlarını, ışıktan dolayı iyice belli olan karın kaslarını, ceketi arkasına attığı sırada ortaya çıkan ince belini—
“jaemin?”
“hm?” jaemin irkilerek transtan çıktı ve kafasını çevirerek jeno’ya baktı.
“eğer beni incelemeyi bu kadar istiyorsan bunu ekrandan yapmana gerek— aw!”
jaemin, jeno’yu başından hafifçe ittirdi. “kapa çeneni, sadece işimi yapıyorum.”
“tabii.” jeno gülerek söylendi. “işinizin pür dikkat beni incelemek olması büyük bir onurdur, efendim.” tek kaşını kaldırarak alayla mırıldandı, bir prensin kralına selam vermesi gibi sol kolunu önüne alarak hafifçe eğildi. jeno onunla alay ediyordu ve, evet, jaemin kesinlikle bunu özlemişti.
aralarındaki gerici cam duvarın bu kadar kolay kırılmış olması ve birbirlerine anında uyum sağlamış olmaları ikisinin de hoşuna gidiyordu.
“aslında— evet,” jaemin göz devirirken ekrana dönerek söylendi, klavyedeki oka basarak diğer fotoğrafa geçti. “işim seni incelemek, böylece fotoğrafları güzelce seçebilirim.”
“seçilmeyen fotoğraflara ne oluyor?” jeno onunla uğraşmaya devam ediyordu ve— hey, jaemin daha fazlasını (henüz) isteyemezdi.
“ya siliyorum,” oka basarak bir diğer fotoğrafa geçti. “ya da saklıyorum.”
jeno gözlerini ekrana çevirerek jaemin’in çektiği fotoğraflarına bakındı. jaemin gerçekten de abartıldığı kadar vardı— evet, çoğu iş kameranın kalitesinde bitiyordu ve jeno bunu biliyordu ama fotoğraf çekimlerinde kamera kadar yaratıcılık, ışıklandırma, renk uyumu, açı, uzaklık ve dahası da bir o kadar önemliydi.
ve jaemin bunların hepsini kendisi üstlenmişti— elindeki son derece kaliteli kamera onun sadece yardımcısıydı.
aralarında sessizlik hakim oldu— jaemin fotoğrafları özenle seçiyor ve klavyedeki kısa yollar sayesinde başka klasörlere taşıyordu. bir yandan aralık dudaklarından bir melodi mırıldanıyordu ve jeno içinin huzurla dolduğuna yemin edebilirdi.
jeno ellerini arkasına koyarak kollarına yaslandı, bir süre jaemin’in ekrandaki uğraşını izledi. tabii, gözleri jaemin’e kaydığı anda geri çekmeyi beceremedi— veya, direk, çekmek istemedi. başını sağa doğru yatırdı, pür dikkat ekrana bakan yüzü kendisi de pür dikkatle inceledi.
yıllar önce tanıdığı jaemin büyümüştü— yani, elbette, aradan sekiz yıl geçmişti ve büyümemesine imkan yoktu tabii ki. jeno’nun düşündüğü şey, jaemin’in yüzünün çok güzel oturmuş olmasıydı.
ve hatırladığından çok daha güzel olmasıydı.
üniversitenin ilk yıllarında inatla sarıya boyadığı saçları doğal rengine dönmüştü, gözleri her zamanki gibi yıldızları barındırırcasına parıldıyordu (bunun nedeninin ekrandan gelen ışık olduğunu jeno kabul etmek istemiyordu), elmacık kemikleri biraz daha belirgindi, çene hattı daha keskindi, aralık dudakları daha kırmızı ve öpülesi—
“her markaya üçer fotoğraf göndereceğim,” jaemin galeriyi alt sekmeye indirdi ve ekranın kenarındaki klasörü açtı— o sırada jeno hayranlıkla jaemin’i dinliyordu. “bu dört klasör markalara ait.” jaemin fare ucunu klasörün içindeki diğer dört klasör üzerinde gezdirdi.
jeno diğer klasörü kastederek sordu, “diğeri?”
jaemin sırıtarak mırıldandı, “onlar da benim markam için.”
“woah… na jaemin, beni sayfasında paylaşacak.“ jeno saklamakta berbat olduğu hayranlığıyla mırıldandı.
jaemin kıkırdadı. “göreceğiz.” başını çevirerek ona gülümseyerek bakan modele baktı.
siktir. yine eskisi gibi hissediyordu— yıllar önce bunu atlatmış olmalıydı, yaklaşık üç yıl önce, jeno’yu tamamıyla unutmuş olmalıydı ve ona karşı hiçbir şekilde duygu veya his beslemiyor olmalıydı.
ama jaemin nefesinin kesilme sebebini inkar edecek kadar salak değildi.
başını önüne çevirerek gözlerini tekrardan ekrana dikti. tarayıcıyı açarak email sitesine girdi ve fotoğrafları markalara göndermek adına dört taslak açtı.
jeno bir anlığına bile gözlerini çekmeden jaemin’i izliyordu. yüzünden boynuna, boynundan üst vücuduna, üst vücudundan alt vücuduna— siktir, jeno eskiye dönüyordu.
tabii, eskiden hissettikleri şimdikilerin yanında hiçbir şeydi. ne olursa olsun jeno, jaemin’e “uzaktan” aşık olmuştu— şimdi ise jaemin, sadece iki üç santimetre ötesindeydi.
jeno, fotoğrafçının tüm varlığına tapmak istiyordu.
“eğer sessizce beni izlemeye devam edersen seni yataktan atacağım.” jaemin boğuk bir sesle mırıldandı. jeno kıkırdayarak doğruldu ve ellerini bağdaş kurduğu bacaklarının arasına düşürdü.
“elimde değil.”
“en azından konuş, bir hayalet gibi beni izle diye seni çağırmadım—”
telefonunun çalmasıyla duraksadı ve yatakta ekran üstü duran telefonunu eline alıp cevapladı.
“ne var, yang?”
“hey— hal hatır sormak için arayamaz mıyım?”
jaemin kendi kendine güldü, “hayır.”
“o zaman cevaplamasaydın, aptal.”
“orda saat çok geç değil mi? neden uyumuyorsun?” jaemin telefonu sağ dizinin üzerine koydu ve tekrar bilgisayarına döndü.
“seni ilgilendirmez.”
“önemli bir şey yoksa seni sonra arasam olur mu? stüdyodan geldim ve işlerimi halletmeye çalışıyorum.”
“tamam. jeno’yla iyi eğ—”
jaemin aceleyle telefonu kapatarak eski yerine fırlatırcasına koydu.
jeno kahkahalarla gülerken üst vücudunu tekrardan kollarına yasladı. jaemin yanında gülen bedenin bacağına vurdu. “gülme!”
tabii, jaemin’in sitemi jeno’nun daha da gülmesine sebep olmuştu.
jaemin göz devirerek tekrardan işine odaklanmaya çalışsa da içindeki utanç ile heyecan karışımı kıpırdanmalar ve yanındaki modelin neşe dolu kahkahaları buna engel oluyordu.
“yangyang hala açık sözlü.” jeno doğrulurken gülerek mırıldandı.
“fazlasıyla.” jaemin dramatik bir tonda mırıldandı. “fazlasıyla fazlasıyla.”
konu yangyang’dan açılmıştı ve zamanla jaemin’in anne ve babasının boşanmasına, jeno’nun ailesinin köy evine yerleşmiş olmasına, ortak arkadaşlarına ve onlarla olan utanç verici anılarına, büyüdükleri mahalledeki yeniliklere ve ülkedeki (onları alakadar edebilecek) değişimlere kadar ilerlemişti.
bu süre içerisinde jaemin emailleri göndermiş, yapılacaklar listesini tamamlamış ve bilgisayarını ekranını indirerek kapatmıştı.
saate baktıklarında çoktan gece on ikiye geldiğini gördüler.
“gitsem iyi olur.” jeno yataktan ayaklarını sarkıttı ve ayağa kalkarak jaemin’e baktı.
“sabah onda uyanık olmamız lazım— giselle’in gazabına uğrayarak uyanmak istemiyorum.” jaemin alayla mırıldandı ve yataktan kalktı.
“o zaman— sabah görüşürüz.” jeno kapı önünde mırıldandı, bağcıkları açık spor ayakkabılarını hızlıca ayağına geçirdi.
“iyi geceler, jeno.”
“iyi geceler, jaemin.”
jaemin kapıyı kapattığı gibi sırtını kapıya yasladı. başını öne eğerek ellerini saçlarından geçirdi.
daha şimdiden eskisi gibi hissediyordu— tek fark, çok daha farklı bir yoğunluktaydı. önceden birbirlerinden kilometrelerce uzaktalardı, eğer ki aralarında bir şey olsaydı uzak mesafe muhtemelen onları mahvedecekti— geçmişte jaemin bunu çok iyi biliyordu.
lisenin basketbol takımının popüler kaptanına aşık olan yalnız, sessiz, kenarda ve asla fark edilmeyen çocuk gibi hissediyordu.
jeno’nun bir kat uzağında olduğunu bilmesi içini yiyip bitiriyordu. her an gidip jeno’nun kapısını çalabilir, kapıyı açan modelin dudaklarına kapanabilir, üzerindeki tişörtü büyük bir istekle çıkarabilir, jeno’yu yatağa oturtup kucağına çıkabilir ve—
tanrım, jaemin gerçekten duygularına ve ihtiyaçlarına yenik düşüyordu. elbette, bu onu korkutuyordu ama jeno’nun da (en azından zamanında) ondan hoşlanmış olması içindeki burukluğu bastırıyordu.
ve jaemin o sırada ne yaptığının farkına vardığında, geri çekilmek için çok geçti.
kendini düşüncelere kaptırdığında bilinçsizce odasından hızlıca çıkmış ve ağır adımlarla ilerleyen jeno’yu kolundan tutarak durdurmuştu.
daha ne olduğunu idrak etmesine fırsat kalmadan, jeno dudaklarını birleştirmişti.
jaemin elinin altındaki kaslı (evet, bu detay gerçekten de önemliydi) kolu sıkarken, jeno elini fotoğrafçının yüzüne çıkarmıştı— baş parmağını jaemin’in dudağının kenarına yerleştirerek hafifçe çekti, jaemin istemsizce dudaklarını araladığında jeno’nun dilini ağzına memnuniyetle kabul etti.
sakin bir öpüşmeydi— jaemin’in yıllarca hayalini kurduğu gibiydi, hatta çok daha güzeliydi. yumuşak dudaklar birbirlerine sakince sarılırken dilleri birbirlerini tadını çıkara çıkara tadıyordu.
tek fark, otel koridorunda değil de bir gün batımında falan olacağının hayalini kurmuştu hep.
tabii, bulunduğu durumun adrenali çok daha farklı ve güzeldi.
dudakları sesli bir şekilde ayrıldığında jaemin’in gözleri hala kapalıydı— jeno’nun kendisini büyük bir düşkünlükle incelediğinden habersiz.
“üzgünüm.”
“olma.” jeno sırıtarak mırıldandı.
jaemin yutkunarak gözlerini açtı, jeno’nun gözleriyle buluştu.
jeno karşısındaki şimdiden özlem duyduğu dudaklara bir kez daha öpücük bıraktı. dudakları hala birbirine değerken mırıldandı, “tatlı rüyalar, jaemin.”
jeno uzaklaşırken jaemin başını eğerek olduğu yerde dikildi. eliyle saçlarını geriye taradı, başını kaldırarak boş koridorda gözlerini gezdirdi.
siktir.
—
jaemin gece uyumakta zorluk çekmişti. en son saate baktığında saat dörde geliyordu, ondan sonra telefonu (bilerek) eline almamış olmasına rağmen uzun bir süre yatakta dönüp durmuştu ve bu sürede aradan bir saat geçtiğine yemin edebilirdi.
aklında bin bir şey vardı— jaemin kendisi bile bunların ne olduğunu bilmiyordu. görüntüler, hayaller, düşünceler, film replikleri, yarının programı ve daha adlandıramadığı birçok şey kafasını dolduruyordu. bilinçaltı bile bundan rahatsız olmuş olmalıydı ki aklında bir anda sza’nın ‘open arms’ şarkısı çalmaya başlamıştı.
gece boyu düşünmüştü, uykuya dalana dek. ne istediğinden emin değildi— ne istediğini biliyordu ancak istemeli miydi, ondan emin değildi. jeno’yu istiyordu, tüm benliğiyle ve varoluşuyla. kendisini sadece jeno’ya adamak istiyordu, her an onunla olmak istiyordu ve sanırım bunları istememeliydi.
sonuçta aradan yıllar geçmişti ve jaemin, jeno’nun ne düşündüğü hakkında hiçbir fikri yoktu— evet öpüşmüşlerdi ama bu anlık da olabilirdi, değil mi?
telefonunun susmak bilmeyen ziline uyandığında kendi kendine mızmızlanarak eline aldı. giselle’in aradığını gördüğünde sızlanarak yatakta doğruldu ve telefonu cevapladı.
“gerizekalı! dakikalardır sana ulaşmaya çalışıyorum!”
“mgh— saat kaç?”
“ona gelmek üzere.”
“tamam— k-kalkıyorum.”
“yarım saate lobide ol!”
jaemin telefonu kilitleyerek yatağın ortasına doğru yavaşça fırlattı, ayaklarını yataktan sarkıttı ve ellerini bacaklarının yanlarına koyarak başını eğdi.
sızlanarak yataktan kalktı ve duş almak üzere lavaboya girdi.
—
“sonunda!” giselle kollarını kaldırdı ve ona doğru yürüyen jaemin’e baktı.
“tam olarak yarım saat sonra buradayım, ne var?”
“yarım saat demek on beş dakika demek, aptal!”
jaemin anlamsızca kaşlarını çattı ve hızlıca çıkışa doğru ilerleyen giselle’i arkasından takip etti. kendileri için ayarlanan lüks arabaya bindiklerinde jaemin arkasına yaslanarak kulaklıklarını taktı ve spiritüel albümü olan sza’nın ‘sos’ albümünü karışıkta çalmaya başladı. çantasına sarılarak başını geriye yasladı ve gözlerini kapattı.
biraz sonra moda haftasının yürüyüşünün gerçekleşeceği büyük ve lüks binaya geldiklerinde arabadan indiler— jaemin, uykulu bir şekilde giselle’i takip ederken tek kulaklığından çalan şarkıyı kendi kendine mırıldanıyordu.
“bir an hiç gelmeyeceksiniz sandım!” renjun alayla mırıldandı ve ikiliye bakındı. giselle alayla göz devirerek başıyla jaemin’i işaret etti. jaemin hafifçe gülümsedi ve eşofmanının cebindeki kulaklık kutusunu çıkararak kulağındaki kulaklığı koydu.
binanın üst katlarından birindeydiler— lee jeno için ayrılan özel odada, kapının önünde dikiliyordu jaemin. etrafa bakındığında çalışanların büyük bir koşuşturma içinde olduklarını gördü— kıyafetlerden sorumlular takımları özenle hazırlıyor, etkinlik ve podyum görevlileri kulaklarındaki bluetooth kulaklıklara konuşuyor, makyözler ve saç stilistleri ise ayna karşısındaki modeli büyük bir özenle hazırlıyorlardı.
jeno, onların geldiğini fark etmemiş olmalıydı— ya da, o kadar karmaşa içerisinde görmezden gelmiş de olabilirdi.
giselle bir görevliyle konuştuktan sonra jaemin’in yanına geldi— podyum kısmına inip hazırlıklarını yapmaları gerektiğini söyleyerek fotoğrafçıyı odadan çıkarttı.
—
o gün boyunca jaemin, modeli sadece podyum üzerinde görebildi.
farklı saatlerde gerçekleşen dört farklı podyum yürüyüşünde de fotoğrafçı, modelini büyük bir önem ve arzuyla fotoğrafladı.
ve tabii ki de, jaemin’in tam tahmin ettiği gibi jeno akıl almaz derecede çekiciydi— hayır, sadece görünüş olarak değil, jeno varoluşuyla bile kendisine çekmeyi beceriyordu. model giydiği her kombinde adeta parlıyordu, sanki takımlar kendisi için yaratılmış gibi.
salondaki herkesin gözleri lee jeno üzerindeydi ve, aman tanrım, jaemin modele bakabilecek tek kişi olmayı dilemişti.
etkinlik sonrasında fotoğrafçı ve menajeri, davet edildikleri partiye hazırlanmak adına otele geri dönmüşlerdi.
jaemin önceden planladığı kombini üzerine dikkatlice geçirdikten sonra saçlarını yapmak adına lavaboya girdi— yapmaktan kastı tabii ki biraz bakım ürünleriyle şekillendirip her zamanki gibi saçlarını yandan ayırmaktı. evet, tam olarak bunu yapmıştı.
koluna gümüş saatini taktıktan sonra boy aynasının önündeki kalın tabanlı botlarını giydi ve doğrularak silkelendi. üzerini düzeltirken kendisini kontrol etti— önü kapalı siyah ceketinin altında hiçbir şey yoktu, zaten açık olan ten rengini daha da ön plana çıkarıyordu ve altındaki kumaş pantolon hafifçe bacaklarını sararak hatlarını az çok gösteriyordu.
jaemin’in giyeceği en abartılı kombin buydu. sade ama gayet şık bir görünümdü.
parfümünü sıkmayı unutmadan odadan çıktı— tabii kapıyı kapatır kapatmaz kartını alıp almadığı konusunda küçük çaplı bir kriz geçirse de yanında olduğunu fark ederek rahatça nefes verdi.
uykusunu alamamıştı ve gün boyu model yüzünden kalbinin teklemesinden dolayı hala sersem gibiydi.
karşısındaki kapıya ilerledi ve yumruğuyla tıklattı, menajerine seslendiği gibi kapının açılmasıyla duraksadı.
ikisinin de oldukça benzer kombinler giymiş olması komikti. kıkırdayarak birbirlerini süzdüler.
giselle de aynı şekilde giyinmişti— tek fark, ayakkabıları stilettoydu (jaemin, menajerinin bu ayakkabılarla koşabiliyor olmasını hala idrak edememişti).
jaemin kolunu menajerine uzattığında giselle, fotoğrafçının koluna girdi ve asansöre doğru ilerlediler.
—
“ikiz gibi duruyorsunuz.” renjun gülerek söylendi ve oturduğu sandalyesinden kalkarak ikiliye sarıldı.
jaemin neşeyle kıkırdayarak renjun’un sırtını sıvazladı. omzunun üzerinden baktığında gün boyu onu mahveden model ile göz göze geldi. renjun ondan ayrılarak aralarından çekildi— jaemin, olduğu gibi jeno’nun görüş açısındaydı.
jeno’nun üzerindeki beyaz gömleğin ilk üç düğmesi açıktı, boynundaki gümüş zincir kolye loş ışığın altında bile parlıyordu (muhtemelen pahalı olduğundandı). altındaki dar sayılabilecek kısa paçalı kumaş pantolonunu uzun boğazlı botu tamamlıyordu.
fotoğrafçı, modeli büyük bir hayranlık ve istekle incelediğini biliyordu— gerçi, jeno da farklı değildi. hatta dışardan bakarsanız, jeno her an önündeki bedene atlayabilecek gibi duruyordu (evet, av-avcı gibi düşünebilirsiniz— tek fark, aralarındaki açlık tamamen duygulardan kaynaklıydı).
“çok güzel gözüküyorsun, jaemin.”
jaemin anında transtan çıkarak yüzüne hafif bir gülümseme yerleştirdi, elleri pantolonunun cebine gitti. alayla mırıldandı, “o sizin güzelliğiniz, efendim.”
jeno sırıtarak jaemin’i son bir kez daha inceledi, yanındaki sandalyeyi çekerek oturduğunda fotoğrafçı da aynı şekilde oturdu.
saat dokuzda başlayan parti, saat on iki sularında çok fazla hareketlenmişti. neredeyse herkes sarhoştu— partiye ev sahipliği yapanların içkileri karşılayacak olması insanı cezbediyordu tabii. kimse kimseyi umursamıyordu, yasak olduğu bilindiği halde tuvaletlerde sigara içiliyor ve ot çekiliyordu.
fotoğrafçı ve modeline gelince… tahmin edilebileceği üzere, ikili farklı bir işin peşindeydiler.
partinin başlarında onların masasını ziyaret edenlerle sohbet etmişler ve başkalarının masalarına giderek sohbet kurmuşlardı. olası iş teklifleri, modelin büyük (ve gerçekten de samimi) övgüleri sayesinde fotoğrafçıyı anında buluyordu. muhtemelen geri döndüklerinde giselle onu bir güzel azarlayacaktı— teklifleri değerlendireceğini söyleyerek menajerine fazladan iş çıkarıyordu.
ilerleyen saatlerde kadehler kalkmış, bir şişe şampanya masadaki dörtlü ve onlara sonradan katılan üç kişi tarafından bitirilmiş ve ikram edilen tekila ve votka shotları dikilmişti.
herkesin şansına olsa gerek, masada bulunanların hepsinin toleransı yüksekti.
tabii— ikilinin toleransı sadece alkol içmeye kadardı.
jeno’nun daha önce bu ortamlarda bulunması ikisinin de şansınaydı, model kimsenin gitmediği yerleri çok iyi biliyordu.
mesela şu an yangın merdiveninin ara katındalardı— model, fotoğrafçıyı duvarla kendi arasına almış, ellerini ince beline yerleştirmişti. fotoğrafçının bir kolu modelin boynunu sararken diğer eli de saçlarında geziniyordu.
dudakları yarın yokmuşçasına birbirini kovalıyordu, dilleri birbirlerinin tadına doyamıyordu.
umursuzca öpüşüyorlardı ve gerçekten de dünya yıkılıyor olsa ikili yine umursamazdı.
birbirlerine açlardı— her anlamda: aşk, sevgi, arkadaşlık, şehvet, arzu, istek, ihtiyaç. evet, gerçekten de birbirlerine ihtiyaçları vardı. her anlamda.
“arayı kapatın derken bu kadar ciddiye alacağınızı düşünmemiştim!?” boş saatlerinde kafeye geçtiklerine jaemin, giselle’e bir gün önce olanların üzerinden geçmişti— tabii, giselle’in tepkisi jaemin’in beklediğinden daha eğlenceliydi.
jaemin istemsizce gülümsediğinde dudaklarını ayırdı, içindeki heyecanı kısık sesle kıkırdayarak atmaya çalıştı.
jeno kollarını fotoğrafçının beline sararken nefes nefese mırıldandı, “ne?” yüzünde küçük bir gülümseme oluşurken kolları arasındaki bedeni olabildiğince kendisine çekti.
“hiç.” jaemin gülümseye devam ederken başını hafifçe iki tarafa salladı, nefesi hala ağırdı.
“seni geri otele götürebilir miyim?” jeno alınlarını birleştirirken kısık sesle mırıldandı.
“sormana bile gerek yok.” jaemin yutkunduktan sonra aynı tonda cevapladı.
—
otele geri dönüş yolu, ikisi için de oldukça sabırsız geçmişti.
modellik ajansının jeno ve renjun için ayarladığı arabanın anahtarı jeno’daydı (şoförleri, ikiliyi parti yerine bıraktıktan sonra anahtarı jeno’ya teslim etmişti). ikili binanın arka tarafına indiklerinde vale arabayı getirmiş, model ve fotoğrafçısı hızlıca arabaya binmiş ve hızlıca otele geri dönmüşlerdi.
şanslarına yollarda çevirme yoktu— yoksa ikili alkollü araba sürmekten ceza yerdi.
ve tabii, jeno’nun dikkatinin ve ilgisinin yolda olmamasından.
otele girdiklerinde sabırsız adımlarla asansöre doğru ilerlediler. kabinin, bulundukları zemin kata inmesini beklerlerken bir yandan da arabada konuştukları konuyu devam ettiriyorlardı— tabii, ikisi de bunun kendilerince dikkat dağıtmak için olduğunu biliyordu.
kabin geldiğinde asansörün kapısı yavaşça açıldı. model, fotoğrafçıya önden buyurmasını işaret etti ve hemen ardından kabine girdi. jeno kendi odasının bulunduğu kata bastı ve kapılar kapandığı anda kendisini tekrardan jaemin’in dudaklarında buldu.
yaklaşık 26 saniyelik asansör seferinin ardından asansör durdu ve kapıları yavaşça açıldı. jeno karşısındaki dudaklardan istemeyerek de olsa ayrıldı ve jaemin’in elini tutarak odasına doğru sürükledi.
boştaki eliyle cebinden oda kartını çıkarttı (şansına yanındaydı— renjun’da olma ihtimali şu anki durumda oldukça korkunçtu), kapı açıldığı gibi ikili odaya geçtiler.
dudaklarını saniyelik sürelerle ayırarak ayakkabılarını çıkarttıktan sonra jaemin, modeli geri geri yürüterek yatağa oturmasını sağladı— jeno vakit kaybetmeden önündeki hayranlık duyduğu bedeni belinden çekerek kucağına yerleşmesini sağladığında asla kes(e)medikleri öpüşmeleri biraz daha hızlanmıştı.
jeno ellerini fotoğrafçının ceketinin altına götürüp çıplak belini kavradı. jaemin ani soğuklukla irkildi, istemsizce mırıldanarak kalçalarını hafifçe geriye attı.
model, ellerini kucağındaki bedenin kasıklarına indirip sıktığında fotoğrafçıdan sesli bir inleme kazandı ve, aman tanrım, jeno bu melodiyi duyabilecek tek kişi olmayı diliyordu.
jaemin, jeno’nun gömleğini çekiştirdi ve düğmelerini hızlıca açtıktan sonra omuzlarından sıyırdı. jeno dudaklarını jaemin’in boynuna götürdü ve ıslak öpücükler bırakmaya başladı.
kısa süre içerisinde ikili birbirlerinin üzerindeki gereksiz kumaş parçalarının her birinden kurtulmuşlardı— büyük yatağın ortasında jaemin sırt üstü yatarken jeno ise üzerindeydi.
“bekle.” dudaklarını ayırdığında jeno fısıldarcasına mırıldandı.
jaemin mızmızlanarak iki dirseği üzerinde doğruldu ve karşı odaya giren bedeni izledi— birkaç saniye içerisinde tekrardan üzerine çıkan bedende gözlerini büyük bir hayranlıkla gezdirdi.
“renjun’a teşekkür etmem gerek.” jeno, yüzündeki şeytani sayılabilecek bir sırıtmayla söylendi.
“nede— ah!”
jaemin’in içinde hissettiği parmakla nefesi kesildi— siktir, kayganlaştırıcının soğukluğu tüm vücudunu kaplıyordu. gözleri istemsizce kapandığında başını olabildiğince yatağa gömdü.
“bunun için.” jeno kendi kendine gülerek parmağını yavaşça hareket ettirmeye başladı.
“en azından— ısıtabilirdin.” kaşları istemsizce kasılırken jaemin mırıldandı, jeno dudaklarına bir öpücük bıraktı. “üzgünüm, hayatım.”
zamanla içindeki parmak sayısı üçe çıktığında ve hareketler olabildiğince hızlandığında jaemin, zevkten dört köşe olmuştu. beli istemsizce yataktan kalkıyor, kalçalarını istemsizce jeno’ya doğru ittiriyor ve boğazına dolan inlemeleri olabildiğince sessiz bir şekilde çıkarmaya çalışıyordu.
tabii, bu jeno’nun parmaklarını büküp tatlı noktasına denk getirene dekti.
“seni duymak istiyorum, güzelim.” model nefes nefese söylendiğinde fotoğrafçı, inlemelerini daha fazla içinde tutabileceğini sanmıyordu.
“s-siktir— jeno!”
ellerini üzerindeki bedenin omzularına koyup sıktı— bir eli bilinçsizce jeno’nun saçlarını bulduğunda avcunun arasına aldı.
“g-gelmek istiyorum— lütfen—“ jaemin nefes nefese zorla söylendi.
“o zaman gel, bebeğim, seni tutan yok.”
ve bu jaemin için son damlaydı.
karnına doğru geldiğinde sesli bir şekilde inledi— jeno hareketlerini sürdürmeye devam ediyordu, altındaki bedenin orgazmı sonuna kadar yakalamasını istiyordu ve, elbette, bunu fazlasıyla sağlamıştı.
jeno parmaklarını çıkardığı anda jaemin, modeli sarkan kolyesinden çekerek dudaklarını onunkilerle birleştirdi.
dudakları bir süre tembelce hareket ettikten sonra jeno doğrularak ayrıldı— jaemin uyuşuk bedenini yavaşça oturur pozisyona getirirken jeno amacını anlayarak onu durdurdu.
“bu gece sana tapacak kişi ben olmak istiyorum, jaemin.” hafifçe eğilerek elini fotoğrafçının yanağına koydu, baş parmağıyla yavaşça okşadı.
ve jaemin buna hayır diyebilecek birisi değildi elbette.
“en azından seni sürmeme izin ver.” jaemin mırıldanarak söylendi.
ve jeno da buna hayır diyebilecek birisi değildi.
jaemin, modeli yatağın başına doğru yönlendirdi— sırtı yatak başlığına dayalı bedenin kucağına yerleşerek dudaklarına uzun bir öpücük bıraktı.
modelin elleri fotoğrafçının belini bulduğunda yavaşça yukarı aşağı okşamaya başladı— sanki içindeki hayranlığı ve düşkünlüğü parmak uçlarıyla jaemin’in bedenine aşılayarak hissettirmeyi umuyor gibiydi.
jaemin çaprazındaki küçük, kare ve parıldayan gümüş renk paketi eline alarak dişleri arasına getirdi— çekiştirerek paketi açtığında jeno karşısındaki tapılası görüntüyle sertçe yutkundu, ellerinin altındaki ince beli istemsizce sıktı.
üstündeki beden biraz gerileyerek elindeki kondomu ihtiyaçtan sızlayan üyesine tek bir hamlede geçirdi ve model, fotoğrafçının nefes nefese kendisini hizalamasını izledi.
jaemin, jeno’yu içine kabul ederken yarı yolda duraksadı— vücudunun düşmesini engellemek için ellerini altındaki bedenin omuzlarına yerleştirdiğinde jeno mesajı anında alarak hafifçe doğruldu, belindeki tutuşu sıkılaşmıştı.
fotoğrafçının gözleri kapalıydı, dudakları aralıktı ve bu aralıktan sıcak nefes alış verişlerinin sesi odayı kaplıyordu. jeno eliyle jaemin’in saçlarını geriye ittirdi, ardından yanağına doğru kaydırdı. yanağına bir öpücük kondurduktan sonra alınlarını birleştirdi— bir yandan da fotoğrafçının yüz hatlarını yakından inceliyor, her bir detayını ezberlemek için çabalıyordu.
“mükemmelsin, jaemin, çok iyi gidiyorsun.” jeno fısıldarcasına mırıldandı.
jaemin gözlerini aralayarak kendisine sevgiyle bakan gözlerle buluştu. duyduğu övgüden destek alarak kendisini yavaşça aşağı doğru ittirmeye devam etti— gözleri birbirinden asla ayrılmıyordu.
“s-siktir…” jaemin yüzüne hafif bir sırıtma yayılırken inledi.
omuzlarındaki ellerle jeno’yu tekrardan yatak başlığına ittirdi ve sırtını yaslamasını sağladı. elleri modelin kaslı (evet, yine bu detay) karnına doğru indirirken alt bedenini hareket ettirmeye başladı. yukarı aşağı hareket etmenin yanında kalçasını öne ve arkaya da ittiriyordu ve, hassiktir, jeno’nun hissettiği zevk inlemelerini içinde tutamayacak kadar yükseklerdeydi.
jeno’nun elleri üstündeki bedenin bacaklarına gitti ve elinin altındaki et parçasını sertçe sıktı— yarına kalmadan iz çıkacağı kesindi.
“tanrım, jaemin, mükemmel hissettiriyorsun.”
ani bir istekle bacaklarındaki elleri beline çıkarttı ve üstündeki bedeni sabit tutarak hareketlerini durdurdu. jaemin’in şikayet etmesine kalmadan jeno, alt bedenini sertçe ve hızlıca yukarı ittirdiğinde jaemin boğazına takılan yüksek sesli inlemeyi yutmak zorunda kaldı.
ellerini altındaki bedenin iki tarafına yerleştirdi ve jeno’nun hızlıca, amansızca içinden çıkıp girmesine izin verdi. başını jeno’nun boynuna gömerek dudaklarından bilinçsizce ayrılan inlemeleri altındaki bedenin huzuruna sundu.
jeno bir elini üstündeki bedenin sertliğine götürüp hızlıca sıvazlamaya başladı— böylece jaemin’den ağlamaklı inlemeler kazanmıştı.
çok geçmeden jaemin ikinci orgazmını yakaladığında jeno’nun bedenine doğru eridiğini hissetti. gelmiş olmasına rağmen tekrar sertleşmeye başlayan üyesini sıvazlamaya devam ederken jeno, diğer kolunu jaemin’in beline sardı ve yakın olan orgazmını yakalamak için birkaç kez daha kendisini yukarı doğru ittirdi.
jaemin nefes nefese başını kaldırarak jeno’yla göz göze geldi. dudakları ortada birbirlerini bulduğunda jeno yavaşça jaemin’in içinden çıktı— yerini iki parmağıyla doldurduğunda jaemin, hassaslıktan inledi (ya da mızmızlandı, kendisi bile emin değildi).
“benim için bir kez daha gel, meleğim, olur mu?” jeno dudaklarını ayırarak jaemin’in yüzünü inceledi— tanrım, jaemin böyle harbiden de bir melek gibi gözüküyordu ve jeno bu görüntüyü her gece görmek istiyordu. “yapabilirsin, değil mi?”
jaemin hızlıca başını yukarı aşağı salladığında jeno elini hızlandırdı— uzun, kalın parmakları jaemin’in tatlı noktasına acımasızca değiyordu ve, oh, jaemin buna doyamıyordu.
“lütfen, jeno! ah—!”
“gel, güzelim.” jeno hayranlıkla fotoğrafçının yüzünü incelemeye devam ederken söylendi.
jaemin, modelin ismini sayıklayarak bir kez daha geldiğinde bedeninin düşmesine engel olamadı— jeno ise üzerindeki bedeni memnuniyetle tuttu.
bir süre öylece kaldılar— ikisi de nefeslerini toparlamaya çalışıyor ve bilinçlerinin yerine gelmesini bekliyorlardı.
“jaem, iyi misin, bebeğim?” jeno boğuk sesiyle mırıldandı. jaemin başını salladıktan birkaç saniye sonra söylendi, “hiç bu kadar iyi olduğumu hatırlamıyorum.”
jeno kıkırdayarak devam etti, “küveti doldurmamı ister misin?”
jaemin yavaşça ve hafifçe doğrularak jeno’nun karanlık odada bile parıldayan gözlerine baktı. “eğer bana katılacaksan.”
-
jeno ikisini de ıslak bir bezle kabaca temizledikten sonra çok geçmeden kendilerini ılık su dolu küvetin içinde buldular— jeno, küvetin başına yaslanırken jaemin de sırtını modelin göğsüne vermişti.
modelin belini saran kolları fotoğrafçıya güven ve aitlik hissi veriyordu ve jaemin bundan vazgeçebileceğini düşünmüyordu.
başını jeno’nun omzuna yerleştirdiğinde model de başını eğerek ona baktı— jaemin’in dudaklarına küçük bir öpücük bıraktığında ikisinin de yüzünde büyük bir gülümseme berildi.
“hala benden hoşlanmış olduğuna inanamıyorum.” jaemin, mayışık sesiyle mırıldandı.
“neden geçmiş zaman?” jeno alaycı bir tonda söylendi ve kolları arasındaki beli sıktı.
jaemin dudak büzerek hafifçe omuz silkti. sağ eli jeno’nun yanağını buldu, parmaklarının arkasıyla elinin altındaki yanağı yavaşça okşadı.
“insanın ilk aşkını unutması zordur— özellikle de bu bahsi geçen ilk aşkıyla tüm çocukluğunu ve gençliğinin büyük bir kısmını beraber geçirmişse.” jeno imalı konuştuğunda jaemin hafifçe kaşlarını çattı.
“ne demek istiyorsun, jeno?”
“sana karşı hislerim asla değişmedi, jaemin.”
jaemin içindeki heyecanla güldü. “o kadar mesafe ve yıldan sonra bile mi?”
jeno yavaşça ama emin bir şekilde başını iki tarafa salladığında jaemin mutluluğunun yüzüne yansımasına engel olamadı.
“bir gün illaki karşılaşacağımıza emindim— ve bu umutla da ilerledim.”
fotoğrafçı, modelin gözüne yansıyan samimiyeti ve şefkati iliklerine kadar hissetmişti.
“tanrım— jeno, daha önce birbirimize açılmadığımız için şu an ikimizden de nefret ediyorum.” jaemin kaşlarını çatarak alayla karışık söylendi.
jeno gülerek jaemin’in dudaklarına uzunca bir öpücük bıraktı— jaemin, jeno’nun kollarında erirken dudaklarını ayırmasını engellemek adına yanağındaki eliyle başını sabit tuttu.
“yine de birbirimizi tanımamız gerekiyor.” jaemin, öpüşmelerinin arasında mırıldandı. jeno dudaklarına doğru mırıldandı, ayrıldığında söylendi, “öyle.”
“seni en baştan tanıyıp tekrardan aşık olmayı çok isterim, jaemin.”
