Chapter Text
"Sürünün altı olmaz, Koçari."
Abisi, yanında ayakları kendinini taşımayı bırakmış da bütün ağırlığını ona dayamak zorunda kalmış, ceketinin yakasını iki eliyle birden çekiştiren Esme'ye bile bakmıyordu, bir de Oruç Furtuna'yı mı dinleyecekti. Kendisi yalvara dursun, abisinin yüzünde en ufak bir değişim yoktu, olmayacaktı da. Esme'nin çığlıkları Fadime'nin kulaklarını doldururken, kafasını çevirip ölüm fermanını bekleyen adama çevirdi bakışlarını. Yüzündeki ifadeyi seçebilmesi için çok uzakta kalıyordu, ama o küçük omuz hareketini yakalayabildi yine de. Bağlı kollarından onu yakalamış, tutan adamlardan birinden kurtulmaya çalışırken omzunu hafifçe silkeledi. Sanki gerçekten kaçabilirmiş, sadece birkaç adım atabilse canını kurtulacabilecekmiş gibi yapmıştı o hareketi.
Oruç'un sesi daha da yükseldi, yalvarışlarının çaresizliği içinde biraz daha boğuldu. Esme ise kendini öne sürüyordu sırf İso'nun canını bağışlanması için, ne istersen yaparım dediğini duydu Fadime. Ne kadar da çok seviyorlardı günah keçilerini. Kendisi yaptığı hatanın içinde kaybolup gitmek üzereyken, son anında bile ona duyulan bütün sevgiyi kemiklerine kadar hissediyor muydu? Bütün bu yalvarma yakarış korkusunu dindiriyor muydu, daha mı az hissederdi insan o korkuyu ölümün eşiğinde sevgiyle tutulmaya çalışırken.
Hiçbir işe yaramamıştı onların bağırışları. Adil elini indirdiği anda İso'yu tutan iki adam onu sürünün içine bırakıverdiler, hem de öyle kolay yaptılar ki bunu, Fadime'nin midesi kasıldı, kendine bile itiraf edemeyeceği bir şekilde. Keçiler ise, içine eyledikleri düşmanlığın bir parçası olduğundan bihaberdi oysa. Önlerine atılan yemin korkudan nefesi kesilmiş bir adam olduğunu ne bilsinler.
Ya da hiç korkmuyordu İso, belki de Fadime'ye beddualar ediyordu tam o sırada. Midesinin kasılması dindi işte öylece.
Sürü hareketlendi, yoğunlaştı, Fadime keçilerden birinin arka ayaklarının üstünde kalkıp İso'nun kafasına bastığını gördü. Daha nasıl hissettiğini düşünemeden, sanki onun belirsizliğini duymuşlar ve ona cevap veriyormuş gibi, daha da yoğunlaştı keçiler, tamamen kapattı görüş açısını, artık sadece görebildiği şey o çamurlu yünlerdi. Kaybolup gitti sürünün arasında o güneşin altında parlayan sarı saçlar.
Esme'nin hıçkırıkları, Oruç'un haykırışları hepsi birbirine karışırken, Fadime'nin hiç aklına bile getiremeyeceği şey sallanan çanların sesi olmuştu, aklında kalacak olan o ses zaman aka dursun. Metalin birbirine vururken çıkardığı o düzensiz, sinir bozucu ses. Ölümün çanları.
Dönüp abisine baktı, onun da gözleri anında indi Fadime'ye. "Katil olma abi," demişti arabada. "Bıktım elimizi Furtuna kanına bulamaktan. Kendi ecelleriyle geberip gitsinler."
Şimdi abisinin yüzüne baktığında ne aradığını kendisi de bilmiyordu; acıma ya da öfke. Hala dindirememiş miydi nefretini? Abisi bir eliyle Esme'yi omzundan kendine bastırmıştı, kadın bakmasın diye yüzünü göğsüne gömüyordu. Diğer eliyle uzanıp Fadime'ninkini tuttu sonra. Bir kere sıktı sadece, varlığını hissettirmek için. Fadime gözlerini kendi eline indirdiğinden, gördüğü son kare sadece abisinin onun elini bırakışıydı. İstemiyordu oysa bırakmasını. Abisinin elini kaldırıp, adamlarına verdiği işareti yalnızca göz ucuyla görebildi.
İso'yu sürünün içinden çıkardıklarında nefes alıyor mu belli bile değildi. Esme kendini hemen üstüne attı, ellerini yüzüne götürdü ama dokunamadı bile. Sanki dokunsa derisi elinde kalacakmış gibi, parmakları havada titreyip durdu yalnızca. Oruç dizlerinin üstüne çökmüş nabzını ararken konuştu abisi.
"Kardeşinin canını bağışladım."
Oruç kafasını kaldırıp ona çevirdi kan çanağı gözlerini.
"Eğer yaşarsa, Oruç Furtuna, yüzünü bir daha bu topraklarda görmeyeceğim. Gördüğüm yerde de yeminim olsun vururum."
* * *
Gözlerinin ardında hissettiği o yoğun ışık, açılmaya başlayan bilincinin ona sunduğu ilk şey oldu. Uyanmış da boşluğun içinde çökmüştü; taş kadar ağırdı vücudu. Göz kapaklarının arkasındaki beyazlığa odaklanmaya çalıştı, vücudundaki o yakıcı acıyı hissetmeye başladığı an. Göğsünün tam ortasında bir yerde başlamış, biri kızgın bir demiri kaburgalarının arasına bastırmış da, yavaş yavaş çevirmiş gibi, oradan bütün bedenine yayılan o sıcak ısıyı hissetti İso. Ateşin içinde hissediyordu kendini.
Gözlerini açması gerektiğini biliyordu, çünkü açarsa nerede olduğunu, neden her nefes alışında ciğerlerinin parçalandığını anlayacaktı. Ama bedeni ona ihanet ediyordu, parmaklarının ucunu hissetmesi bile güçtü.
Sonra, bütün o sıcaklığın içinde kolundan akan giden bir soğukluk fark etti, kolu üşüyordu. Teninde dolaşan o serinliğe çevirdi bütün duyularını, her şeyin önüne geçmesini istedi. Omzunu hafifçe oynatmaya çalıştı önce, başarınca o küçücük hareket bile ona bu kadar ağırlığın içinde yeniden güç vermiş gibi geldi. Bedeni tamamen onu terk etmemiş, ölmemişti demek ki. Bunun verdiği inatla göz kapaklarını ağır ağır araladı.
Işık gözlerinin içine saplandı önce, yüzünü buruşturdu istemsizce, gözlerini daha da sıktı bir kez daha denemeden önce. Bu kez dağıldı yavaş yavaş o beyazlık, kenara çekildi, şekiller belirginleşmeye başladı.
Önce bulanık lekeler görebildi sadece; renk öbekleri gözünün önünde dans ediyordu. Kafasının arkasındaki sertliği hissetti sonra, odaya dolan ağır antiseptik kokusu yaktı burnunu. Uzak bir yerden metal sesi duydu. Bir şey bir şeye çarpmıştı. Ama hâlâ en net hissettiği şey soğuktu.
Başını olabildiğince acımayacak şekilde hareket ettirerek çenesini omzuna yaklaştırdı, gözlerini artık daha rahat açık tutabilmenin refahıyla koluna giren serumu görebildi sonunda, şeffaf hortumunun içinden akan ilacın soğukluğun nedeni olduğunu. Elinin ötesinde ise o az önce birbirinin içine karışmış renk cümbüşü hareket etti, ona daha da yaklaştı. Hala ayrıştıramıyordu birbirinden, en sonunda figür ona doğru eğildi, yaklaştıkça daha da berraklaştı, kargaşanın arasından çekip çıkarabildiği ilk şey kahverengi oldu. Kahverengi, uzun saçlar.
Eğilen kişinin yüzü daha da yakınlaştı, ağzı hareket etti, İso'nun gözleri oraya takıldı. Hiçliğin içinde kulakları çınlıyordu sadece. Hiçbir şey seçemedi, denizin dibindeymiş gibi hissediyordu kendini; sesler ona ulaşmadan boğuluyor, parçalanıyor, dağılıyordu.
Sonra başının geriye doğru itildiğini hissettti, buz gibi bir soğukluk bastırdı alnına çok hafifçe. Direnmedi İso, zaten direnecek takati de kalmamıştı. Soğukluğun onu yönlendirdiği yere doğru gidiyordu, sıcaklığın bir nevi azalması umuduyla. Sonra yeniden bir ışık, bu kez çok daha sert bir şekilde gözünün önünde ışıdı.
O alnındaki soğukluk indi, göz kapağını üstünde durdu, sonra çekip açtı, gözünün içine içine dolmasına sebep oldu ışığın. İso kaşlarını çatmaya çalıştı ama yüzündeki kaslar bile ona geç cevap veriyordu artık.
Işık çekildiğinde sonunda gördü rum kızını.
"İso, sesimi duyuyor musun?" dediğini duydu bu kez sesin.
Ağzını açmak istedi, birbirine yapışmış gibiydi dudakları, boğazı alev almış gibi yanıyordu. Elini kavradı o soğukluk, "Elimi sık," dedi Eleni.
Bunu yapabilrdi diye düşündü İso. Bütün gücünü avucunda toplamaya çalıştı, parmaklarını ağır ağır kapattı. Başarmış olmalı ki, doktor hanım gülümsedi hafifçe. Bir şey daha söyledi ardından ama İso yine anlayamadı. Dünya yeniden kaymaya başlamıştı çünkü altından, ve İso yeniden karanlığın içine gömülürken gözlerini kapattığını bile fark etmedi.
Daha kaç kez aynı şekilde uyanıp geri kayboldu sayamadı sonra. Hangi güne uyanıyor, hangi geceye uyuyordu, bütün zaman birbirinin içine girmişti onun için. Ama her gözünü açtığında aynı odaya uyanıyordu, sağlık ocağının o küçük boyası kalkmış tavanındaki nokta hep onu karşılayan değişmeyendi. Eleni ve Oruç da aynı şekilde; ya ikisi birlikte, ya da birinden biri, asla onu yalnız bırakmıyordu, mutlaka biri oturuyordu baş ucunda. İso bazen gözlerini açtığında Oruç'u görüyordu, dirseklerini dizlerine dayamış, ellerini birbirine kenetlemiş, başını öne eğmiş şekilde öylece otururken. Bazen Eleni'nin serumunu değiştirişine uyanıyordu. Bir kez annesini gördüğüne emindi, arka planda siyahlar içinde duran babaannesini de, belki de kendi umduğunu hayal ediyordu sadece.
Günler geçtikçe daha uzun süre ayık kalmaya başladı. Oruç'un anlattıklarını takip edebilecek kadar berraktı artık kafası. Fadime Koçari'yi başucunda eğilmiş halde hatırlayacak kadar net.
Kaburgaları hâlâ her nefeste sızlıyordu ama en azından acı düşüncelerini toparlamasına izin verecek kadar dinmişti. Yalnızca tek bir soru sordu, Koçari'lerin niye onu bıraktığını. Sesi kendi kulağına bile yabancı gelmişti.
Oruç hemen cevap vermedi, gözlerini kaçırdı önce, sonra ayağa kalkıp pencereye döndü. Bir an gerçekten cevap vermeden çıkıp gidecek sandı İso onu. Ne kadar ayıp, diye geçirdi içinden o sırada. Ben burada yatağa çakılmışım, sen bunu fırsat bilip kaçıyorsun öyle mi, demek istedi.
Oruç döndü, başını hafifçe yana yasladı, "Gitmeni istiyorlar abim," dedi, ve İso'nun tek düşünebildiği şey, aklının içinden geçirdiği tek kelime, iyi, olmuştu.
Furtuna Konak'a geri döndüğünde, Zarife sımsıkı sarmıştı onu, kaburgalarında hissettiği acıya tutundu birazdan ağzından dökülecek kelimelerden sakınmamak için. Sıktı yumruğunu yanında, annesinin ona son kez sarılmasına izin verdi. Belki bugünü de böyle geçirecekti, ta ki Zarife konuşana kadar.
"Hiçbir yere gitmiyorsun uşağım," demişti, yüzünü iki eliyle tutup kendine doğru çekerken, "onlar dedi diye sürgün yiyecek değilsin."
Ellerinin arasındaki yüzünü çekti aldı o an, istemeden bir kahkaha döküldü dudaklarından, nefes verir gibi çıktı o cılız gülüş. O kadar zordu ki nefes alıp vermesi artık, her nefesi ciğerinden bir şey koparıp da çıkıyordu.
"Gitmiyorum, öyle mi ana?" dedi bir kez daha güldü. Durduramıyordu kendini, freni boşta bir araba gibi sürüklenecekti yardan. Onun her gülüşüyle, oda sanki bir derece daha soğuyordu.
Esme yengesinin kolunu sıktığını hissetti birden, İso da diğer eliyle uzandı, ablasının elini kolundan çekti. Ama şimdi içinde dolup taşan bu siniri ona değildi, böyle anlaşılmasını da istemezdi. Tuttuğu elini bir kez sıktı, iki elinin arasına aldı. Gözlerini kaldırıp küçücük, içten bir şekilde gülümsedi, anlamsını umdu ve yavaşça ellerinin arasındaki o eli bırakıp, annesine geri döndü.
"Bana da soraydın keşke ha, ne istiyorum diye? Geberip gidersem zor bulursun fırsatını." Oruç'un arkasından gelip, omzuna dokundupunu hissetti İso.
Zarife'nin yüzü kireç oldu, gözleri açıldı, bir adım geriye attı kendini.
"O ne biçim laf İso. Töbe de." İso'nun artık gülmeye mecali kalmamıştı, gözlerini sımsıkı kapattı, annesi konuşmaya devam etti. "Korktular, kaçıp gittiler dedirtmem ben kimseye."
İso gözlerini geri açtığında, önce etrafına iyice bir baktı, büyüdüğü bu eve bir kez daha baktı. Kimsenin yüzüne bakmak istemiyordu, sadece eşyalarda gezdirdi bakışlarını. Aklı ona oyun oynuyormuş gibi, birden köşedeki sehpada donup kaldı. Annesi ne kadar bağırmıştı onlara üzerindeki vazoyu düşürüp kırdıkları için, ne dayak yemişlerdi. Gözlerini geri annesine çevirdi.
"Deme," diyerek başladı. Tam o da kestiremiyordu cümlesini nasıl bitireceğini, ama en azından geceyi nasıl sonlandıracağını kafasında daha da netleşmişti. "Deme zaten. Sen ne de biliyor musun ana? Sen de ki, bizim Koçari'lere ihtiyacımız falan yok."
Arkasından, Oruç omzunu bir kez daha sıktı. Son kez, diye hatırlattı İso kendine.
"Biz Furtunalılar birbirimizin zaten canına kasıtlıyız," dedi sonra, sesi önceki gülüşlerinin aksine dümdüz çıkıyordu artık. "Koçariler de kendilerini yormasın. Benim kendi babaannem beni atmışken, benim Koçari kurşunuyla ölmeme gerek yok."
Sonra ne oldu, bulanıktı resim o karede. Annesinin bağırdığını hatırlıyordu mesela. Babaannesinin haykırışını. Bir anda herkesin aynı anda konuşmaya başlamasını. Sessizliğin bir saniyede paramparça oluşunu. Ama kim ne dedi, hangi laf kime söylendi, hangisi beddua etti, hangisi ağladı, hiçbirini ayıklayamıyordu zihninde artık. Zihni sanki onu korumak istermiş gibi, silmişti her şeyi. Parmaklarının arasından kayan kum gibiydi o anılar; tutmaya çalıştıkça dağılıyorlardı.
Yukarı odasına çıktığında kapısında kısa bir an durdu yalnızca. Bir şeyler almak için çıkmıştı güya ama içeri girince fark etti, bu konak o an cayır cayır yansa, dönüp içinden kurtarmak isteyeceği tek bir eşya bile yoktu. Hepsi ona aitmiş gibi ama aynı zamanda hiçbir zaman gerçekten onun olmamış gibi geliyordu şimdi. Bu kısacık zamanda yabancılaşmıştı her şey. Elini uzatmadı, hiçbir şeye de dokunamadı en sonunda.
Konaktan çıktığında, Oruç da peşinden gelmişti. Nereye gittiğini bilmeden sürüyordu arabayı.
Abisi, bu halde uçağa binemeyeceğini söyledi, sakinleşmesi gerektiğini anlattı ona. Ama çırpınışları boşuna, kardeşini fikrinden vazgeçiremeyeceğini anladı o da. Sesi değişti, sakinleştirdi bu kaçışını.
Aslında böyle gitmeyi planlamamıştı İso da. Hatta gidip gitmeyeceğini bile bilmiyordu birkaç saat öncesine kadar. Öfkesinin içinde savruluyordu yalnızca. Ama Oruç başarmıştı o fırtınayı dindirmeyi.
Bir kaç gün sonra, daha düzgün ve sakin bir halde, İso limanda, önünde abisi, arkasında hırçın Karadeniz, gidiyordu artık. "Gelecem ben, merak etme," demişti Oruç vedalaşırlarken, iki eliyle omuzlarına vurup cesaret vermeye çalışırken. Sanki küçülmüş de okula gönderiyordu onu.
İso bir adım atıp, abisini kendine çekti, sarıldı sıkıca. Bu son kez değil diye geçirdi içinden. Bir nevi teselli. Boynuna gömdü kafasını, uzun uzun çekti burnuna kokusunu. Denizin tuzlu havası genzini dolduruyordu, bütün anılarını alıp götürüyor gibi hissediyordu.
Gitmek istemiyor muydu şimdi de, geri dönebilir miydi ki? İstiyor muydu, onu bile bilmiyordu. Belki böylesi daha hayırlıdır diye düşündü. Abisi yıllar önce kendini çekip çıkarmıştı, nefes almıştı bir anlığına olsa bile, üniversite okumaya gittiğinde. Belki de şimdi İso'nun sırasıydı. Ne zaman, ya da bir daha hiç bir gün bir daha gelip gelemeyeceğini bilmediği halde.
Ve öylece, küçülüp ufukta silinen abisine baka baka uzaklaştı İso Furtuna. Yalnızlığının içinde, kafasını vurup uyuduğunda, yorgunluğunun ona acımasını umdu önce. Rüya görmemeyi. Konağı, abisini, Furtuna'yı, bir kez bile olsa geride bırakmak istedi. Oysa melekler ona karşı daha acımasızdı, çünkü İso gözlerini yeniden açana kadar yalnızca sislerin içinden çıkmış gibi duran yüzüne, konuşacakmış gibi hafifçe aralanan dudaklarına, Fadime Koçari'ye baktı.
* * *
ocak, 2029
Esen rüzgar iliklerine kadar işliyordu. Fadime kendine sardı kollarını. Üzerindeki kaban ince kalmıştı bu hava için, yine de ses etmedi, hele bir etmeye kalksın Esme onu azarlamaya başlardı anında.
"Pasaportunu aldın mı?" diye sordu bir kez daha. Fadime gözlerini devirmek istese de, soğuk engel olmuştu sanki o an, içinde ne sinir düğümü varsa hepsini çözmüştü o dondurucu kar havası. Kafasını hızlıca salladı cevap niyetine.
Abisinin bagaja valizi yerleştirmeye çalışmasını izledi sonra, elleriyle iyiyice arkaya doğru itişini. Hâlâ pijamalı vaziyette yanında duran Eleni uzandı ona doğru, kolunu sıktı azıcık, sonra daha da yaklaşarak iyice sardı omuzlarından onu, göğsüne doğru çekti.
Fadime korktu bir an, soğukluğunu hisseder mi diye, ellerine dokunmamaya dikkat ederek o da başını yeğeninin omzuna yasladı, şampuanın kokusu ile doldu etraf. Eleni yüzünü saçlarının arasına gömdü, rüzgar sandı önce sesi, sonra fark etti, bir şey fısıldamıltı ona.
Fadime duymadığı için kaldırdı kafasını olduğu yerden.
"Dikkat et kendine dedim," dedi tekrar etti, yüzündeki endişe çanları tablosunu ne kadar uğraşsa da silemiyordu yüzünden. Fadime tam çözememişti, bu kadar telaşın kaynağını, ama Eleni'ye oluyordu böyle bazen, "İçimde kötü bir his var," diyordu arada, daha hiçbir şey yokken ortalıkta. Ama o hep başkaları konu olunca yaptığı bir şeydi. Fadime'yi endişelendirmek, onun içinde olan bu küçücük heyecanının kıvılcımını söndürmek yersizlik olurdu diye bu kez ağzını açıp bir şey söylemememişti. Onun yerine gülümsedi buruk bir şekilde.
"Sonra da hemen geri dön," diye ekledi, alnını alnına yasladı. Fadime güldü o an, şimdi kesinlike üşüdüğünü anlamış olması gerekiyordu bu temasla, ama kafasını salladı, düşünceyi atmak ister gibi, artık odaklanmak istemiyordu soğuğa.
Rüzgarda esen saçlarını eliyle çekti kenara, daha da yasladı alnına alnını. Sanki o dokunuştan, Eleni'nin hissettiği şeyi kendine aktarmaya çalışır gibi uğraştı. Gözlerini kapattı. Çabaladı, gerçekten o da ait olmak istiyordu, göğsünün içindeki bu boşluğun dolmasını, adlandıramadığı bu hissi çekip koparıp atmak istiyordu. Ama nacizane, kaçıyordu şimdi de. Dışarıda olduğuna kendini inandırmıştı bir şekilde aradığı o hissin, ve herkesi şaşırtacak bir kararla gidiyordu. Kısa süreliğine tabi ki, yoksa abisini ebedi ikna edemezdi.
Yine de kimse tam anlam verememiş olsa bile, Fadime'nin gitmesine sadece bakabliyordu.
Abisi gelip eliyle sırtını sıvazladı, gitme vakti gelmişti. Esme'yle zaten yukarıda vedalaşmıştı, hiç de ona göre değildi zaten, bu kadar sarmaş dolaş vedalar. Kendine ve etrafındakilere yeterince sesli bir şekilde bunu söyledikçe doğru olmasını umuyordu her defasında.
Az kalmıştı amacına ulaşmasına, o kadar da gerçeklikten uzak bir şey söylemiyordu. Bazen boğuluyormuş gibi hissediyordu biri ona sarılınca. Bazen de hiçbir şey yokken o gidip sarılıyordu.
Esme mesela, artık alaya bile çekmiyordu, sinirlenip çekilmesin diye.
Eleni ellerinin içine aldığı ellerinin sırtına küçücük bir öpücük kondurdu, bir şey söylemedi elinin soğukluğuna. Fadime, o soğuk eleriyle avuçladı yüzünü, sarılıp saçlarını öptü.
Arabın dikiz aynasından Esme ve Eleni'nin küçülen figürlerini izledi Fadime. Esme'nin elinde az önce döktüğü suyu taşıyan metal testi parladı gün ışığının altında.
Her gittikleri mesafede, sanki biraz daha nefesi daralıyor, biraz daha göğüs kafesi açılıyor gibiydi. Ne hissettiğini dün akşamdan beri adlandıramıyordu. Herkes yüzüne vazgeçtiğini söylemesini bekliyormuş gibi bakıyordu, o da dayanamayıp kendini odasına kapatmıştı, bir gram bile uyumamıştı. Esme onu uyandırmaya geldiğinde de, uyuyormuş numarası yapmıştı. Yememişti belki yengesi ama artık yaptığı çoğu şeyi düzeltmeden yapıyordu Fadime.
Abisi yol boyunca tek bir kelime bile konuşmadı, Fadime de araladığı camdan süzülen rüzgarın sesinin arabayı doldurmasını dinledi sadece. Kızgındı ona, konuşmasa da, dillendirmese de, Fadime ilk gün ona Rusya'daki şubeye geçmek istediğini söylediğinden beri kızgındı. Önce hayır demişti tabii ki de, ne işin var oralarda demişti.
"Sen gidiyorsun, ben niye gidemiyorum?"
"Kızım, sen ve ben aynı mıyız? Olmaz da. Uzatma, tamam."
Fadime ama yıllardır hiçbir şey istememiş bir insanın inadıyla tutunmuştu bu fikre, sanki bütün ömrü boyunca bu fırsatı bekliyormuş, önünde açılan bu kapıdan geçmek zorundaymış gibi.
Adil önce kararından kesin ve dönmez bir şekilde kapatmıştı o kapıyı, ama Fadime geri adım atmamıştı bir an olsun bile. Kendisi de şaşırıyordu bu direnişine, and içmiş de dönmüyordu adeta. Abisi istediğini tam olarak yerine getimese de, bir haftalığına gitmesine izin verdi. Gidip görüp, ondan sonra karar vermesi için.
Ne kadar komik geliyordu şimdi kulağına, izin vermek kelimesi, kaç yaşına gelmişti abisinin iznine ihtiyacının olmadığını az çok biliyordu, ama söz konusu onun işi olduğu için sınırların çizgilerine ne kadar yaklaşabilirdi emin olamıyordu.
Döndü baktı sürücü koltuğundaki o adama; camdan giren ışıktan kaşları çatılmıştı, zaten sert duran yüz hatlarını daha da keskinleşmişti. Kızgın mıydı hâlâ? Sessizliğinden anlamak mümkün değildi.
Bir eli direksiyonda, diğeri açık camdan dışarı sarkıyordu. Direksiyonu kavrayan elindeki alyans parlıyordu adeta, kendini gösterircesine. Yıllarca parmağından eksik kalan o yüzük, sonunda onundu, nihayetinde yerini bulmuştu. Omzularındaki yük artık daha az belli ediyordu kendini, yıllar boyu süren işkenceleri silinip gitmişti, Esme'yle kurduğu yuvası, kızına kavuşması ona sunulmuş bir mucizeydi, ve o bunu çok hak etmişti. Abisinin mutluluğu kendi yalnızlığını unutturuyordu ona. Neredeyse.
Havalimanına vardıklarında jet onları bekliyordu zaten. Işıklar ıslak zeminde titremeye yüz vermişti. Fadime arabadan indiğinde kısa bir an tereddüt etti. Abisi ona sarılmaz sandı bir an, saçma bir düşünceydi oysa. Valizinin tekerlekleri yere değer değmez boşta kalan eliyle çekti onu kendine Adil. Fadime yüzünü hiç düşünmeden göğsüne gömdü. Kollarını sırtında birleştirdi abisinin. O tanıdık koku doldu içine; dağ havasını yanında taşıyordu sanki adam, yağmuru ve çocukluğunu. Adil başını eğip saçlarını öptü iki kez, biri kısa, diğeri biraz daha uzun sürdü. Sonra omuzlarından tutup geri çekti onu, yüzünü iki eliyle kavradı.
"Özletme kendini kız," dedi gülerek.
"Bir haftalığına gidiyorum abi, abart," dedi Fadime de, sesi beklediğinden boğuk çıktı, kelimeler boğazında düğümleniyordu sanki.
Adil'in dudaklarının kenarı titredi. "Biliyorum abim. Bir hafta diye özlemeyelim mi yani?" dedi, omuzlarını sıktı sonra iki eliyle. Kendisi niye hissedemiyordu aynı özlemi peki, abisi peki gerçekten özleyecek miydi onu, yoksa ezbere kelimeleri mi duyuyordu. Duymuyordu da, niye sanki öyle hissediyordu, niye geçmiyordu artık kimsenin sevgisi ona.
Parmakları kabanının üstünde dolaştı, kumaşı düzletiyormuş gibi avuçlarıyla bastırdı kollarından aşağı.
"Hadi git," dedi sonunda. "Üşüme."
Artık boşa çıkan eliyle valizin çekçeğinden tutup, ona doğru ilerletti.
Fadime tamam dercesine hımladı, saçları rüzgarda iyice dağılmıştı, arabanın içinde kabanın yakasından içeri soksaydı daha mantıklı olurdu, ama artık uğraşmak istemedi, zaten şimdi binecekken.
Merdivenlerin en tepesinde, döndü son kez arkasına baktı. Abisi arabasının önünde, bir eli kapının üstünde, gözleri ona çevrilmiş bekliyordu. Elini bir kez kaldırıp salladı. Fadime de gülümsedi, ama bu uzaklıktan belki fark edilmez diye düşünüp başını eğdi selam verircesine. Omzundaki çantası kaydı, düşmesine izin vermemek için eğildi, eli ayağı iyice birbirine dolandı. Gözleri acıyordu, baş ağrısına saydı.
İçeri geçince arka koltuklardan birine yerleşti. Sadece bir kez falan binmişti herhalde bu jete, hatırlamıyordu bile neden olduğunu şimdi, düşünmedi de üstünde. Koltuğa kendini bıraktığı an bütün yorgunluğunu yüzeye çıktı adeta, belki biraz uyurum diye düşündü. Kabanını iyice sardı kendine, başını geniş koltuğun kenarına yasladı. Ne zaman havalandıklarını fark etmedi bile.
Omzuna dokunan bir elle uyandı sonra. Üstüne doğru eğilmiş genç bir kadın vardı. At kuyruğu yaptığı saçları omzundan aşağı sarkıyordu, mavi üniforması gözleriyle aynı renkti. Geldiklerini söyledi yumuşak bir sesle. Fadime doğrulurken kısa bir an dengesini kaybeder gibi oldu, hostes koluna uzandı hemen ama Fadime hafifçe geri çekilip iyi olduğunu söyledi. Uykunun mayışıklığı hâlâ tepesinde, dışarıdaki havayı içine çekmek için hızlıca kapıya doğru ilerledi. Kesin buz gibiydi.
Merdivenlerden, rüzgarın şiddetiyle savrulmamak için zor bela, hızlıca indi. Soğuk baş döndürücüydü, beyni bulanmıştı.
Basamakların sonunda uzun, geniş omuzlu, dizlerinin altına kadar inen koyu renk bir paltonun içine gömülmüş iri bir adam onu karşıladı. Elini uzattı sıkmak için, sıcacıktı kendi buz kesmiş parmaklarının arasında. Bozuk bir türkçeyle, "Siz Mikail de bana," dedi.
Fadime başını salladı, gülümsedi. Rüzgâr yüzüne vurdukça kaslarının uyuştuğunu hissediyordu artık. Mikail arabayı işaret edip önden buyur etti onu, kapısını bile açtı siyah cipin.
Fadime arabaya biner binmez sonunda sıcaklığa kavuşacağını sanmıştı ama içerinin de neredeyse dışarısı kadar soğuk olduğunu hissedince olduğu yerde kaldı birkaç saniye. Ne diye bu kadar takılmıştı bu soğuğa, kendisine sinirlendi bir an.
Mikail ön koltuğa geçtiğinde bir kez dönüp baktı ona. O iri cüssesine hiç bağdaşmayacak kadar yumuşak bir tebessüm vardı yüzünde.
Buradan otele, sonra da şirkete uğrayacaktı. Abisi zaten onun yerine her şeyi ayarladığını söylemişti, sadece inince mesaj at ben de seni ararım, diye tembihlemişti. Araba hareket ettiğinde Fadime cebinden telefonunu çıkarıp geri açtı telefonunu. Abisine indiğini yazdı önce. Sonra konumunu açıp yolladı. Parmakları birkaç saniye daha ekranın üstünde bekledi ama cevap gelmedi. O da telefonu yeniden kabanının cebine koydu. En azından dedikleri gibi mesaj atmıştı, kendine düşen görevi yerine getirmişti.
Camın ardından akıp giden manzarayı izledi Fadime uzun uzun. Şehrin üstüne çöken o kurşuni gökyüzü, kirlenmiş kar yığınları, yol boyu sıra sıra dizilmiş birbirinin aynısı apartman blokları bile yabancı geldiği için ilgisini çekiyordu, zevkle izledi etrafını. Camdaki biriken o buğuyu ara sıra eliyle silip dışarıyı daha net görmeye çalışıyordu.
Uyuması iyi gelmişti, daha yeni fark ediyordu baş ağrısının geçtiğini, kafası hafifleyince anlamıştı. Arabanın içindeki konuşmalar birbirine giriyordu, zaten Fadime de tek bir kelimesini bile anlamıyordu. Rusçanın o sert diline nasıl çalışacaktı, belki de abisi haklıydı, ne işi vardı burada.
Sonra birden ön koltuktaki şoför dikiz aynasından başıyla bir işaret yaptı. Fadime'nin dikkati o an dışarıdaki manzaradan koptu. Mikail hemen dönüp arkasına baktı. Fadime de refleksle cama yaklaşıp geriye doğru baktı. Dizi dizi arabalar vardı yalnızca, trafikte sıkışıp kalmışlardı.
Ama Mikail'in yüzündeki ifade değişmişti. Fadime önce türkçe, sonra adamdan bir cevap gelmeyince ingilizce bir şey mi oldu diye sordu hemen. Adam başını kısa bir hareketle salladı, sorun olmadığını söyledi.
Ama eğilip torpidoyu açtı, bir şey arar gibi elini gezdirdi içinde. Eskiden çift tabanca dolaşan Fadime'nin alışık olduğu hareketelerdi bunlar. Mikail bir şey bulamayınca bu kez cebinden telefonunu çıkardı, hızlıca birini aradı. Şoför de tam o sırada fırsat bulduğu ilk boşluktan direksiyonu kırıp ana yoldan çıktı. Araba sertçe yana kaydı, sonra daha dar bir sokağa daldılar.
Fadime tekrar arkasına baktığında aynı siyah arabayı gördü. İçine ince, soğuk bir his yayıldı o an. Eli hemen cebine gitti. Telefonunu çıkardı, ekrandaki üst üste duran bildirimlere baktı. Sessizde kalmıştı telefonu, fark etmemişti gelen ne aramaları ne mesajı. Hepsi abisindendi, arasından bir tanesinin üstünde Oruç Furtuna yazdığını gördü, ama eli yanlışlıkla bastı ekrana, mesaj kutusu açıldı. Abisi ard arda bir sürü mesaj atmıştı en sondaki, "Fadime, in hemen o arabadan çabuk." diye okudu. Ne olduğunu anlamadan, birden bir el aniden görüş alanına girdi.
"Eğil," dedi sadece Mikail. Fadime bir an adamın türkçe konuşmasının şaşkınlığından ne yapacağını şaşırdı. O küçücük anlık tereddütünün içine bir ses doldu sonra. Kulaklarında metalik bir ses çınladı.
Fadime yerinde sıçradı istemsizce, telefon elinden kaydı aşağı ayaklarının dibine düştü. Mikail arkaya doğru iyice uzanıp eliyle kafasını bastırdı aşağı. Dizlerine doğru itti onu sertçe.
Silah sesi olduğunu ancak birkaç saniye sonra ayırt edebildi bütün o gürültünün içinden. Nasıl da tanıyamamıştı bu sesi ilk duyduğu an, hamlıyor muydu Fadime Koçari?
Birisinin, bir adamın, bağırdığını, lastiklerin asfaltı yırtan tiz çığlığını duydu. Araba sertçe savruldu bir yana, Fadime omzunu kapıya vurdu o sırada. Hâlâ iki büklüm duruyordu, nefesi daralmaya başlamıştı çoktan. Kalbi o kadar hızlı çarpıyordu ki göğsünü içeriden yumrukluyormuş gibi hissediyordu.
Yanında silahı falan da yoktu tabi ki.
Kafasını hafif kaldırıp etrafına bakmaya çalıştı ama o aynı eli yeniden itti onu aşağı. Araba bir kez daha sarsıldı, sonra aniden frenle, zınk diye durdu araç. Bir sessizlik çöktü, tek duyabildiği şey kendi kulaklarından dolup taşan nefes alış verişiydi. Mikail'in eli sonunda çekildi üstünden, bunu bir işaret bilen Fadime de yavaşça doğrulmaya başladı.
Tam o sırada kapı açıldı. İçeriye dolan ışık gözünü aldı saniyelik, ardından biri üst kolundan sertçe yakaladı onu. Dışarı çekildiğini fark etti bir anda. Ayakları daha yere tam basamadan savruldu. Fadime kafasını kaldırdığında yan profilini yakaladı şöförün, hızlı hızlı rusça bir şeyler söylüyordu, Fadime anlayamadı ne dediğini. Yalnızca onu bir yere götürmeye çalıştığını anladı.
Ayağındaki topuklu çizmeler sert taşlık zeminde sürekli kayıyordu, sendelemesine neden oluyordu. Karla su birbirine karışmıştı yerde, ince buz tabakaları ayağının altından kaçıyordu. Adamın kolunu o demir gibi kavrayışıyla çekiştirip durması da hiç yardımcı değildi. Fadime kolunu kurtarmaya çalıştı ama yalnızca kendi omzunu acıttı o sert hareketle. Yürümüyordu artık, resmen sürükleniyordu, şimdi gördüğü önündeki hangar gibi bir yere doğru.
Arkasından gelen hızlı ayak seslerini duyunca başını çevirmeye çalıştı. Fark etmeden söyleniyordu o sırada, adama bir şey anlatmaya çalışıyordu belki de, kendi bile bilmiyordu ne dediğini. Kolunu tutan ele vurdu bir kez. Sonra arkasına döndü. Rüzgar saçlarını yüzüne savurdu anında. Tam o sırada ayak sesleri iyice yaklaştı. Mikail belirdi yanında.
Hiç durmadan diğer kolunu da kavradı. Bu kez gerçekten ayakları yerden kesildi Fadime'nin. İki adamın arasında havada taşınıyordu artık. Mikail hızlı hızlı, ona bozuk ve basit kelimleri barındıran ingilizcesiyle bir şeyler anlatıyordu, nefesi buhar olup dağılıyordu soğuk havada.
"Takip ediliyoruz," dediğini seçti Fadime, kafasının içinde dönen kelimelerin içinden. Sanki biri beyninin içindeki düşünceleri kaşıkla karıştırıyordu, her şey birbirinin içine girip bulanıklaşmıştı.
O kısa mesafe bitip de hangarın içine girdikleri an, bıraktılar onu sonunda. İçlerinden biri hiç duraksamadan duvardaki düğmeye bastı. Yukarıda duran devasa metal kapı homurdanır gibi bir ses çıkararak hareket etti ardından. Ağır ağır inmeye başladı. Demirin metale sürtünmesinden çıkan o mekanik inilti, hangarın boşluğunda yankılanıp çoğaldı; öyle ki Fadime'nin dişlerinin arasına kadar işledi o ses. Çenesini sıktığını şimdi fark etmişti, duyduğu sızıyla. İçeri süzülen sabah ışığı gitgide daralıyor, kapının altındaki açıklık küçüldükçe hangarın içi de karanlığın içine gömülüyordu. Rutubet kokusu vardı içeride. Islak betonun o insanın boğazına çöken ağır kokusu.
Fadime ilk kez gerçekten baktı etrafındaki o adamlara. Tanımıyordu hiçbirini. İsimlerini bile doğru düzgün bilmiyordu.
Bir Mikail diye kendini tanıtan bu adam, onun da şimdi gözleri kapıyla Fadime arasında gidip geliyordu durmadan. Abisinin mesajı kafasında fır dönüyordu. İn demişti. İnmişti. Nefes alması gittikçe zorlaşıyordu, yakıyordu boğazını her iç çekişi. Fadime o an, bütün bedeniyle idrak etti içinde bulundugu hâli. Birazdan çıkışını bile bilmediği bir yerde, dilini konuşamadığı bu üç adamla baş başa kalacaktı karanlığın içinde.
Kapı biraz daha indi. Işık biraz daha azaldı.
Bir şey içini tırmaladı o an. Eleni'nin kuruntularından birinin ona da bulaşmasına yorardı sonra.
Bir adım geri çekildi, kimse de fark etmedi ne yapmak üzere olduğunu. Kapının altındaki aralık iyice küçülüyordu artık. Birkaç saniyeye tamamen kapanacaktı. O küçücük boşluğa baktı yalnızca. Sonra düşünmeden koştu.
Birinin bağırdığını duydu arkasından kendini yere attığında. Omzu sert betona çarptı, acısını hissetmeye bile vakit bulamadan gövdesini o dar aralıktan geçirmeye çalıştı. Kabanı bir yere takıldı önce, kalbi duracak sandı, sonra kumaş kurtuldu. Yuvarlanarak dışarı çıktı.
Üstü başı, yüzü hep karla karışmış çamur olmuştu, elini buz kesmişti, sızım sızım sızlıyordu, ama dışarıdaydı. Başından beri kaçıp durduğu soğuğun yeniden onu canlandırırcasına yüzüne çarpmasına izin verdi.
Açıklık artık diğerlerinin geçemeyeceği kadar daralmıştı. Metal kapı ağır ağır yerine otururken içerideki karanlık tamamen yutuldu gözlerinin önünde.
Kalbi ağzında atıyordu, bir an yalnızca o kapıya baktı, sonra da etrafına. Kimse yoktu onu çevreleyen. Takip ediliyoruz demişti oysa Mikail.
Fadime iki adım geri sendeledi. Birazdan açacaklardı o kapıyı yeniden, biliyordu bunu ve yalnızca birkaç saniyesi vardı. Gözleri hemen az önce bindiği arabayı buldu. Ellerini titreyerek kapı koluna attı,içeride hala arabanın içinde olduğunu umduğu anahtar buldu. Binip gidebilirdi, ama nereye? Allah'ın cezası şehirde ne yol ne yordam biliyordu.
Elini kabanının cebine attı, tam o anda hangarın kapısı yeniden hareket etmeye başladı, metalin sesi carladı arkasından. Fadime'nin de eli boş çıktı. Düşürmüştü telefonu, Allah kahretsin, aramaya ne zamanı ne de aklı kalmıştı.
Elindeki araba anahtarına baktı, geri geri sendeledi. Tam o sırada başka bir motor sesi duyuldu arkadan. Fadime olduğu yerde dondu kaldı. İşte şimdi bitmişti her şey. Kapana sıkışmış fareden farkı yoktu.
Yavaşça döndü arkasına. Yüzündeki korkuyu silmeye çalıştı önce; çenesini kaldırdı, nefesini düzene sokmaya uğraştı ama elleri hâlâ titriyordu.
Siyah bir araba gelip durdu tam önünde. Kapısı açılınca, ya güneşin renginin ya da artık yanmış olan beyninin bir oyunumudur bilmez, gördüğü ilk şey sarı saçlar oldu.
Arabadan inen adam ona doğru yaklaştıkça, Fadime kendi aklından şüphe etmeye başladı. Her adımda biraz daha belirginleşiyordu yüzü. Sertleşmiş, yollar almış o yüz hatları. Sakalları daha uzundu, onu olduğundan çok daha büyük gösteriyordu, ve Fadime şu an, bütün bu kargaşanın içinden sadece buna odaklandığına inanamıyordu.
Fadime, İso Furtuna'yı yıllarca hayal etmiş olsa bile böyle beklemezdi. Demek ki gerçekti.
"-Koçari!"
Sesi bir anda yardı o sisin içini. Beynine yeniden kan geldi gibi hissetti o an. Korkudan bulanmış zihninin içinden çekip aldı onu o ses. İso birkaç adımda ulaştı yanına. Elleriyle omzularından kavradı, öyle sert sarstı ki Fadime'nin dişleri birbirine vurdu. Mavi gözleri loşluğun, içinde fener gibi parlıyordu. Sonra sanki kendisi de kendini fark etmiş gibi bıraktı onu aniden. Geri çekildi bir adım. Başını çevirip ağır ağır açılan hangar kapısına baktı.
"Gitmemiz lazım," dedi boğuk bir sesle.
Fadime de döndü kapıya doğru. Hayır. Daha çok Fadime'nin gitmesi gerekiyordu. Burada kalırsa ölecekti bugün. Peşlerinseki kişi İso Furtuna olamazdı diye düşündü. Davaları bitmemiş miydi artık, abisinin uyardığı şey bu muydu, düşünmesine bir saniye bile yoktu İso hala konuşuyordu.
"Arabaya bin hemen," dedi İso, kendi aracına doğru yürürken. Sesinde itiraza yer bırakmamıştı, bağırmasıyla yerinden sıçramasına sebep oldu. "Fadime, bin şu arabaya dedim!"
Fadime ayaklarına beton dökmüşler de , yerinden kıpırdayamıyor gibi, öylece kala kalmıştı. İso'nun yüzündeki endişe sinire karıştı, elini beline götürmesini izledi Fadime.
"Hay sikeyim böyle işi..."
Çekti aldı silahını belinden, ağzını açıp yine bir şey bağıracakken Fadime'ye bir an güç geldi, sanki biri beyninde şalterleri kaldırdı yeniden.
"Silahını bana ver."
İso dönüp baktı ona kısa bir an. Çatık kaşlarına baktı Fadime.
"Ne?"
"Bana ver silahı!" diye son kez bağırdı Fadime. Lütfen, diye yalvarıyordu içinden.
Kapının hâlâ aralanıyor olması çok motive edici bir etki yaratıyordu İso için. Ağzından bir küfür daha döküldü, dişlerinin sıkarak söyledi bu kez. Sonra daha fazla düşünmeye takati kalmamış, silahı ona doğru fırlattı, arabanın kaputunun üzerinde kaydı Fadime'nin önünde durdu.
"Al!"
Fadime silahı kaptığı gibi İso Furtuna'nın arabasının kapısını açıp içine bindi.
