Chapter Text
Sessiz değil etraf. Ne sessiz, ne sakin, ne de huzurlu. Her zamanki gibi.
Ama sesler yatışık.
Etraf olmasa da, sesler yatışık.
Bir iki sorgu delisi, bir o yandan, bir bu yandan vuruyor sorduklarıyla beni.
Beni hep vurdular zaten. Sadece sıfatlar değişti. Ana baba oldu, duvarlar oldu, -samimiyetine bin şahit- dostlar ve daha nicesi oldu.
Şimdi de iki tanecik dedektif olsun. Ne olacak!
Dedektif ağzımdan laf alamadığından deliye dönmüş, avazı çıktığı kadar bağırıyor. Bir türlü susmak bilmedi.
"Kimsin sen? Amacın ne? Neden, neden yaptın tüm bunları? Konuş artık! "
Sustum. Sadece sustum.
En keskin jilet bile anca boğazımı keser açardı, ben dışında hiç bir ziyanın gücü açamazdı benim ağzımı.
...
On dokuz saniyelik ölüm sessizliğini bir iç çekiş böldü, sonunda konuştu hasta adam:
"Kim miyim ben? Hayır, soru bu olmamalı, bunu zaten biliyorsunuz.
Hiç kabullenemediğim adım, aidiyetimi hiç bir zaman hissedemediğim soyadım ve nicesi."
Cümlenin sonunu zor getiriyordu.
Öne eğildi, dirseklerini masayla buluşturdu; yukarı bakan kollarının ucundaki ellerini birbirine sardı, alnını yavaşça bıraktı ellerinin üzerine; dinlenemeyeceğini bilse de, kapadığı gözlerini açamama umuduyla.
Tam on dokuz saniye geçti.
Doğruldu; uykusuzluktan kan kırmızısı, seğiren gözlerini adama dikip konuştu:
"Asıl soru şu olmalı: Neyim ben?"
...
Saatlerce dar bir odada tuttular beni.
Verdiğim tek yanıtı da beğenmemiş olsalar gerek.
Sordular,sordular,sordular; cevap alamayınca celallendiler, bir de böyle deneyelim dediler bağırıp çağırıp, akıllarınca hırpalayarak.
Ağzımdan laf almayı geç, ağlatamazlar bile beni.
İstedikleri kadar bağırsınlar. Geç. Artık çok geç.
Ağlatamazlar beni.
Ağlamayı babamda bıraktım ben.
Bunun da işe yaramayacağını anlaşılınca, dokunulmazlık siktir edilip bir yumruk savruldu yüzüme doğru.
“Yeter artık, bir de senle mi uğraşacağız be adam!"
Karşı koymadım. Sadece olup bitmesini bekledim.
Bu sefer isteyerekti ama. Yüzüme yediğim yumruk, tükürükle beraber saçılan küfürler, yaka paça götürüldüğüm hücre.
En azından etrafımda birileri vardı dikkat dağıtacak, her ne kadar hoşlanmasam da bana bağırıp çağıracak; düşünmemi ve düşündükçe kendimi yitirmemi engelleyecek.
Şimdiyse yalnızım. Çok garip bir şey şu yalnızlık, istediğinde olmuyor ama zorunlu olduğunda da hasta ediyor insanı.
Yok mecalim. Uzanmışım fayanslar üstü, yok mecalim. Litrelerce salya bırakaraktan uyumak istemindeyim, onda dahi muvaffak olamadım ve attı betim benzim.
Zar zor uzaklaşıp ayağa kalktım kederimle birlikte seviştiğim fayanstan. Adımlarımın sonu kapıyı bulduğunda kapıya vurmaya başladım.
-Ne var?
Hala öfkesi geçmemiş olmalıydı kırklı yaşlarındaki dedektifin. Diğeriyse nerede bilmiyordum.
-Kağıt.
-Ne saçmalıyorsun sen be?
-Kağıt. Kağıt ve bir de kalem. Kalemimi almışsınız. Geri verin onu.
-Bir de sana matbaa mı yetiştireceğiz? Kes sesini!
Gittikçe daha hiddetleniyordu.
-Her şeyi anlatacağım. Tek bir şartım var.
-Sanki pazarlık edecek haldesin! Eninde sonunda konuşturmasını bilirim ben seni, kes!
-Beni alaşağı etmek istiyorsunuz değil mi? Beni yok etmek. Suçun cezasını vermek. "Ben"i öldürmek. Ben size bir koz veriyorum bunun için. Ve tek bir istediğim var.
Suskunlaşmıştı orta yaşlı dedektif.
Bir ses daha duydum, bu öfkeli adama sakinleşmesini, aleyhime bir şeyler çıkarmaya çalışacaklarını söylüyordu.
-Bana her şeyden önce kalemimi verin. Sonrasında bir ajanda, bir defter, ne olursa olsun, yazabileyim yeter.
Açığımı aradığını hissettiğim kurnaz ses bir soru daha yöneltti:
-Ve suçlarını itiraf edeceksin, öyle mi?
-Hatırladığım her şeyi yazacağım. Bilmedikleriniz dahil.
İşte bu son söz ilgilerini çekmişti.
...
-Şu hasta adama kalemini verin. Kalemi vermeden önce kontrol edin, bir bokluk çıkmasın. Ha, bir de bir şeyleri bahane edemesin; kalemtıraş, uç, ne buluyorsanız verin. Belki saçma sapan savunmalar yazmak yerine hakikaten suçlamaları kabul eder de hızlıca hallederiz bu işi.
-Tamam, en kısa sürede halledeceğim.
...
Aradan bir saat kadar geçtikten sonra hücrenin kapısı açıldı. Yeniden o kurnaz sesi duydum:
-İstediklerini getirdim, şimdi sıra sende.
Şaşırtıcı bir şekilde onları ikna etmeyi başardım. Ben daha agresif olmalarını beklerdim ama böylesi daha çok işime geliyor.
Burada saat yok. Ama kağıdım var. Ve bir de kalemim.
Loş masa lambasının ışığıyla yetiniyorum fayansın soğukluğunun tam üstünde yazarken.
Yazıyorum. Yazmam gerek. Zihnim paramparça olmadan, unutmadan önce yazmam gerek.
Sanırım bugünlük tatmin oldum, biraz da geriye kalan insanlığımın getirdiği zaruriyetlerden biri olan uykuya bırakacağım kendimi.
Uyanınca devam edeceğim. Dakikalar geçtikçe yazacağım, ama saatler ve günler aktıkça ne yapacağım, bilmiyorum.
Sadece yazmalıyım. Ama şimdi kalan aciziyetlerimden birine bırakmam gerek kendimi.
Dobur vecher.
